31 Mayıs 2011 Salı

Rüya Avcısı. (Kara Kadın) (İnsan Yüzlü Tren)

Merhaba. Benim adım Rüya Avcısı. Daha önce tanışmıştık.

Siyahlar giyinmiş kırklı yaşlarda bir kadından korkuyorum. Neredeyse yüzünü hiç göremediğim bu kadın, oturduğum pergulenin üzerinden beni izliyor. Bunu hissediyorum ama başımı onu görmek için çevirdiğimde, o kayboluyor. Göremiyorum, oysa koşarak üzerime geliyormuş gibi hızlı hareket ediyor. Onu fark etmezsem bana çarpacağı kesin. O, karanlık bir düşün yırtık zarından dışarı çıkmaya çalışan bir duman gibi, ısrarla hayatıma girmeye çalışıyor. Bağırmak istiyorum. Hem de avazım çıktığı kadar. Koşarak karşıma geçiyor ve beni bağırmamam konusunda karanlığıyla tehdit ediyor. Başımı yavaşça kaldırıp rüyalarımı zindana çeviren karanlık kadını görmek istediğimde o, benim göremeyeceğim bir yönüme geçerek, üzerime çökmeye devam ediyor.    
Şehrin sönmüş evlerinin manzarasına çıktığımı görüyorum. Gökyüzünün yıldızları, dağların üzerine aksetmiş gibi, uzaklarda bir kaç ışık görünüyor. Siyahlı kara kadın ne yapıyor diye düşünmeye başladığımda, kara kadının gülümseyişini hissediyorum. Hemen arkamda. ‘sakın korkma’ diye sesleniyor, sessizce ve acımasız. Arkamı dönemiyorum. Kadının tanıdık yüzünü görmek için korkunç kâbuslara katlanmaya hazırım. Çünkü onu tanıyorum.
Kadın bu arzumu tadınca tıslıyor. Çaresizliğini seziyorum. Sanki arkamı dönsem onu görebileceğim. Sanki durmak üzere olan kalbimi ona fırlatsam onu yok edebileceğim.
Korkuyorum.
Karanlık kadın kollarını yanlara açıyor ve arkamdan üzerime atılacağı sırada, son kalan cesaretimle, arkamı dönüyorum.
Aklım sıçrıyor.
Çığlık, kıyamet.

Of ne güzel de rüyaydı, uzun süredir böylesine korkuyu yaşamamıştım. Onu yememiştim. Sssssss. Bu akşam farklı bir rüyanın içinde daha yüzmeliyim, yoksa merak ettiğim karanlık kadının yüzünü unutamayacağım. Nnnnnnnnnnn. Bu sefer hayal gücü daha sağlam birinin içine girmeliyim.  Aaaaaa.
Fffffff. Buldum.

Bıçak taşıyan bir genç görüyorum. Loş bir odada çıplak bir kadına doğru yürüyor. Kadının sırtı dönük. …. …. ....

Ssssss. Hayır bu rüya olmaz. Daha uykuya tam dalmadığı için yön verilen rüyaları hiç sevmem ve kaçarım. Oooooooo.
İşte.

İnsan yüzlü bir tren görüyorum. Ağzı açık, önüne geleni yutmaya hazır. Küçük bir kız çocuğu koşturuyor trenin önünden geçmek için. Annesi feryat figan ağlıyor, yardım çığlıklarının ardından. Ölü bir balık var rayların üzerinde. Birazdan insan yüzlü trene yem olmak için hazır. İstasyonun duvarındaki tabelada ‘korkot’ yazılı.
Korkot durağında ölü bir balık yutmaya çalışan insan yüzlü bir trenin önünden atlamaya çalışan bir kız çocuğu görüyorum. Annesi kızı için yardım çığlıkları atarken, sol bacağının kopuk olduğunu görüyorum. O kadar çok kan akmış ki, kadın sanki kan dolu bir küvette oturuyor. Kız çocuğu koşarken, annesinin bacağından akan kan onu takip ediyor. Kız hızla koşuyor ama çok yakın olan trene yetişemiyor. Hızla giden tren bir türlü balığı yutamıyor. Kan, kadının bacağından akmaya devam ediyor ve nihayetinde kızın ayaklarına kadar ulaşıyor. Kız annesinin kanına basıp yere yuvarlanıyor. 
Raylardaki balık, kızın düştüğü yöne doğru bakıyor. Tren öfkeyle daha da hızlanıyor. Balık sıçrıyor ve kızın, üzerine basıp düştüğü kan birikintisinin içine atlıyor ve gözden kayboluyor. Tren çok daha fazla öfkeleniyor ve o da balığın ardından kan birikintisinin içine dalıyor. Bir yılan gibi kıvrılarak yavaşça kan gölünün içinde gözden kayboluyor. Kız annesine bakıyor. Annesi kızına başıyla hayır demeye çalışıyor ama kız onu dinlemiyor ve kan gölünün içine dalıyor. Kan, kızın ardından fokurduyor. Anne ağlıyor. Yağmur yağmaya başlıyor. Kan geri çekiliyor ve annenin ayağına geri doluyor. Anne daha fazla ağlıyor, elleriyle göğsünü dövüyor. Kızının adını haykırıyor.
Kadının ayağı normale dönüyor.

Başka bir kadın uyanıyor.
İşte bu son rüya iyiydi. Böyle geceleri seviyorum. Mmmmmmmm. Şimdilik yeterli. Sssss. Gecede iki av yeterlidir.
Aaaaaaaaa. 


Benim adım Rüya Avcısı. Daha önce tanışmıştık.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Benim adım Rüya Avcısı.

     Benim adım Rüya Avcısı.
     Kendimi bırakıp insanların rüyalarında dolaşıyorum. Şahıslar umurumda değil ben onların hayalleriyle besleniyor, karanlık dünyalarında nefes alıyorum ve iştahıma uygun olanı yutup, aklımda sindiriyorum.
     Şimdi algılarımı temizleyip, kim bilir kimlerin rüyalarını yaşayacağım?
          Merhaba, içeri girebilir miyim?
 
     Mmmm. Serin bir başlangıç. Kollarım açık, çıplak bir şekilde, baloncuklarla dolu buz gibi bir suyun içinde yavaşça batıyorum. Çok hafifim. Baloncuklar vücudumu yaladıkça ben daha fazla hafifliyorum. Sanki batmıyorum da olduğum yerde uçuyorum.
     Kim görüyor bu rüyayı acaba?
     Aldırmıyor ve rüyayı çalmaya devam ediyorum. Suyun içinde kurumaya başlıyorum ve bir anda havada askıda kaldığımı hissediyorum. Baloncukların yerine vücudumu çok soğuk bir rüzgar yalamaya başlıyor ve gittikçe hızlanıyor. Hızlandıkça cildim yanıyor, sanki birazdan derim, etim, damarlarım eriyecek. Yere iskelet halinde çarpacağım. Saçlarım dökülüyor. Rüzgar bir anda kesilince ve her şey bir anda kararınca çarptığımı anlıyorum.


     Bir çığlık duyuyorum. İşte sevdiğim kısım burada başlıyor. Rüyayı gören kişi pek umurumda olmaz ama size öğretmek için kim olduğuna bakacağım. Ergen bir kız çocuğu. Çığlığın ardından korkuyla soluyor ve gördüğü rüyanın gerçek olmadığını kabl etmeye çalışıyor.
     Ben cani değilim, sadece yaşam tarzım bu. Ben rüyaları yerim, onları içerim ve daha sonra sindiririm. Gerisi beni ilgilendirmez. En sevdiğim kısım, kızın çığlık atması değil, yaşadığı bocalama anı. Bu an o kadar önemli ki, bu anda o kadar farklı düşünce aynı anda yaşanır ki, benzerini hiçbir yerde göremezsiniz. Korkuyla çığlık atmak, uyandığında gerçeğin hangisi olduğunu anlayamamak, anlayınca pişman olmak, rahatlamak, rüyayı özlemek. Daha fazla duygu yaşanıyor o anda ama en önemlisi o sarhoş saniyelerin insana ne kadar uzun gelmesi. Keyifli olan kısım bur da işte.
     Çok gevezelik yaptım. Ben dalıyorum. Avlanmaya çıkıyorum.

     Sssssss. İşte zengin rüyası. Boynunda altın kalp kolyesi olan sarışın bir kadın tavana doğru bakıyor. Tavandan yeşil paralar akıyor yüzüne doğru ama kadın mutsuz. Duvarda kendi tablosu var ve tablodaki resmi de mutsuz. Tablonun önündeki sehpada, içinde dört tane gül olan bir vazo var ve nerdeyse devrilmek üzere.
     İçeriye lacivert gömlekli bir adam giriyor. Tablonun önündeki vazo yere devriliyor. Yere düşen güller kırılıyor ve içlerinden kan akıyor. Etraftaki yeşil paraların hepsi kıpkırmızı oluyor. İçerdeki adamın gözleri açık mavi. Kadın sadece o gözlere bakıyor ve küçüldükçe küçülüyor. Adam gülüyor, güldükçe kadın küçülüyor.
     Adam dışarıya çıkıyor. Bir parkta yürüyor. Küçük bir çocuk, bisikletiyle adamın yanına geliyor ve ‘baba’ diye bağırarak onun boynuna sarılıyor. Başka bir sarışın kadın geliyor ve adamı mutsuzca yanağından öpüyor. Kadının cebinden yeşil paralar dökülüyor. Beraber yürümeye başlıyorlar. Kadının sadece cebinden değil, çantasından, elbisesinin yakasından ve hatta ayakkabılarından bile paralar saçılıyor. Yanlarındaki bisikletli çocuk her pedal çevirişinde büyüyor, büyüyor ve altındaki bisiklet motora dönüşünce, ailesine sırtını dönüp gidiyor.

    Kadın ağlıyor. Adam ona para veriyor. Kadın ağlıyor. Adam onu bankta bırakıp gidiyor.
     Sssss. Adam parkın çıkışında bir başka adamla karşılaşıyor. Yeni gelen adam daha zengin, mavi gözlüye sırtını dönüyor ve soruyor.
     “Paralarını verdin mi?”
     “Evet.” Mavi gözlünün boynu eğik.
     “Oğlumu gördün mü? Büyümüş müydü?”
     “Evet gördüm. Başka bir şehre gitti.”
     “Bu hayatı istiyor musun?”
     Mavi gözlü cevap vermiyor.
     “O yeşil paraların içinde yüzdürürüm seni.”
     Mavi gözlü cevap vermiyor.
     “Ya bu hayatı seçersin ya da bu teklifi duyduğun için ölürsün.”
     Mavi gözlü başını kaldırıyor ve karşısındakinin gözlerine bakarak “Umurumda mı zannediyorsun” diye tıslıyor. Mavi gözlü elini cebine atınca, cebinin parayla dolu olduğunu anlıyor. Öfkeyle onları dışarı çıkartmaya çalışıyor ama bir türlü boşaltamıyor. Cepleri parayla doldukça doluyor ve yerlere, bütün dünyasına saçılıyor.
     Zengin adam sırtını dönüp uzaklaşıyor.
     Mavi gözlü dizlerinin üzerine çöküyor ve ceplerini boşaltmaya çalışarak bağırmaya başlıyor. Çığlıklar atıyor, hızla hareketler yaparak etrafına saçılan paraları uzaklaştırmaya çalışıyor.
     Boğazına kadar paraya batıyor.
     Bağırıyor.
     Her yer bembeyaz oluyor.

   
     İşte bu güzel ve uzun bir rüyaydı. Her zaman böyle uzun rüyaları yaşayamıyorum. Kendime geldim be. Haydi, siz şimdi uyuyun, biraz da sizin rüyalarınızı yaşayalım.
     Benim adım Rüya Avcısı.  





14 Mayıs 2011 Cumartesi

DÜNYANIN EN ŞANSLI ADAMI

Şimdi size bir adamdan bahsedeceğim. Bu adamın adı bende saklı, kim olduğu da.

Anadolu’nun yemyeşil bir kasabasında doğdu. Ailenin en büyük oğluydu ve çocukluğu güzel geçti. O zamanlar, ailesinin maddi varlığı iyi olduğu için, pek bir sorunu yoktu. Elbette kırsal yerlerdeki çocukluk kolay değildi, ne kadar maddiyatınız iyide olsa, kendi oyuncağınızı kendiniz yapmak zorunda kalırdınız.

Tahtaları yonttu, onlara tekerlekler taktı ve kumda çizdiği yollarda arabasını keyifle dolaştırdı. Taze meyveler yedi. Sebzenin en hasıyla büyüdü. Sütün en iyisini içti. Büyüdükçe yeni kardeşleri olmaya başlamıştı. Kardeşlerini de kendi yaptığı kızaklarda kaydırdı. Onlara oyuncaklar yapıp verdi. Çocukluktan kurtulduğu yıllarda kitaplar karıştırmaya başlamıştı. Yıllar yıllar sonra oğlunun tavan arasında  bulduğu Tarkan dergilerini, aslında o saklamıştı.

Şiire merak saldı. Zamanının en iyi şairlerinin kitaplarını okudu. Sahura kalktığında bile yemek hazır oluncaya kadar kitaplar okudu.


Yıllar yıllar sonra oğlunun hayran olduğu bir hayal gücüne sahipti.


Ailesinin maddi durumu, anlatılmayacak sebeplerden fenalaşmaya başlayınca çalışmaya başladı. Elinde kalan son parasıyla, kasabanın girişinde bir tamirhane açtı. İyide para kazanmaya başlamıştı.

Kız kardeşlerinden biri hemşire olunca, onun mecburi görevini yaptığı uzak bir kasabaya onunla birlikte gitti. Orası da yeşildi ama insanları farklıydı. Bir de kasabanın en güzel kızını görmüştü. Kız onun olmalıydı ve öylede oldu. Aldı KIZI kendi köyüne getirdi.

Tamirhanedeki işler anlatılmayacak sebeplerden dolayı kötüleşti. Bu arada yine kitaplar ve şiirler okudu. Kasabada herkes onu sever ve sayardı.


Yıllar yıllar sonra kendine hayran olan tam üç tane çocuğu oldu.


Kasabada daha fazla yaşayamayacağını düşündüğü sırada, büyükşehre kaçtı. İlk önce yalnızdı, kendi kaderini taşıyan binlerce göçmen gibi. Daha sonra büyük şehirde bir iş buldu, akrabalarının yardımıyla. Bir ev kiraladı giriş katında.

Her şeye sıfırdan başlayıp hayatına bir yön çizdi. Aldı çocuklarını yanına ve başladı. Kendi çalıştı, karısı destek oldu. Büyük şehir bu, tek başına mücadele edilir mi?

Çocuklar okula başladı, dertler arttı. Adam daha fazla çalıştı. Kadın daha fazla yoruldu. Bir ev almak istediler kiradan kurtulmak için. Daha çok çalıştılar. Sonunda ev aldılar zor bela.

Ama her şey onların hayatından bir parça daha aldı götürdü.

Adam emekli oldu. Çocukları kendi hayatlarını kurtardılar.

Buraya kadar hemen her şey, insanların yaşadıkları şeylere benziyor. Anadolu’dan kopup büyük şehre göçen birçok kişinin başından geçti bunlar.

Bu adamın farklılığı neydi?


Bu adam, çocukları için bütün hayatını zorlaştırıp büyük şehre geldi. Eğer kitap okumaya devam etseydi veya şiir yazmaya, belki şimdi çok ünlü bir yazar olabilirdi. Çünkü inanılmaz bir hayal gücüne sahipti. Aslında hala hayal gücü süper ama bu aralar pek kitap okumuyor. Gözlerinin bozulduğunu bahane ediyor. Ah diyorum, bu kitap gözlükle de okunur. Tamam, bakarız diyip beni başından savıyor.


Şimdilerde, doğduğu kasabaya gidip duruyor. Kim bilir orada daha rahat düşünüp, olmak istediği şeyleri, hayalinde de olsa, orada yaşıyor.


Ama o dünyanın en şanslı adamı bence.


Çünkü ona hayran olan çocukları var.


Özellikle ben.


Seni seviyorum baba.


Keşke benim seni sevdiğimin yarısı kadar benim çocuğum beni sevse.





EROL ÇELİK



05.10.05



.

10 Mayıs 2011 Salı

Distopik yazılar 1.

Bilim kurgu hayranı biri olarak, geleceğimizin hep karanlık olduğunu savunmuşumdur. İzlediğim filmlerden, okuduğum kitaplardan çok fazla etkilenerek söylüyorum tabi. Daha dün akşam The Road filmini izledim ve içim daraldı. Tam da hayal ettiğim gibi bir dünya resmedilmiş.

Erken not: Okuduğumuz kitaplar ve seyrettiğimiz filmler nasıl da hayallerimizi şekillendiriyor.

Konu, oyunculuklar, kostüm değil anlatmak istediğim şey, mahvolan, yok olan, perişan olan bir dünya. Teknolojinin, kültürün, rejimlerin, inançların ve paranın yok olduğu bir yaşam bekliyor olabilir bizi.

Bu nasıl olur?
Senaryoyu yazmak kolay. Doğal afet, nükleer patlama, teknolojik felaket, salgın hastalık, savaş gibi sebepler sayılabilir her şeyin başlaması için. (daha doğrusu her şeyin bitmesi için)

Ben her şeyin bittiği, mahvolduğu bir dünyada yaşamak isterdim. Evet garip bir istek belki benimki ama ruh halim onu istiyor. Çalışmak zorunda olmadan, başkalarının zorla empoze ettiği kalıplarda yaşamak zorunda olmadan, daha iyi yaşayabilmek için çok daha fazla mücadele etmek zorunda olmadan ve eğlenmek için bedel ödemeden hayatımı sürdürmek.

Elbette distopik bir dünyada yaşamak da zordur ama zaten çok zor bir hayat sürdürüyoruz. Sabah erken kalkmak, korkunç bir trafik çekmek, insanlarla mücadele etmek, endişe etmek ve hastalanmak. Distopik dünyada bunlar çok daha az sorun.

Karşılaştırma yaparak savunduğum şeyleri daha iyi açıklamaya çalışayım.
Mad Max, The Road, I Am Legend ve Waterworld gibi distopik filmlerdeki yaşamla günümüz yaşantısını karşılaştırayım. Yukardaki tüm filmlerde ortak olan bir tema var, kötü insanlar. Günümüzde yok mu? The Road filminde insan etiyle yaşamını sürdüren kötü insanlar modern dünyada yok mu? Şimdikiler insanın etini yemiyor ama insan etiyle yaşamlarını sürdürüyor. O dünyayla şu an ki dünyadaki kötü insan oranı aynı. Distopik dünyada da yaşamak için yemek bulmalısınız bu dünyada da. O dünyada insanlar kirli yaşıyorlar ama bizde kirli yaşıyoruz. Onların elleri yüzleri kirli bizim içimiz kirli.

Uzatmaya gerek yok. Yazıdan da anlaşılacağı gibi kafam biraz karışık, sonuçta İsaac Asimov'un Ahmaklar öyküsündeki gibi bu dünyayı mahvetmek üzereyiz. Bu doğamız gereği gerçekleşecek ve bu mahvoluş öyle kötü olacak ki, her şey başa dönecek. Ben ve ailem keşke o başlangıçta dünyaya gelseydim. Şairin dediği gibi "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar."

Son not: Distopik yazılar başlığı altında komplo teorileri üretmeye devam edeceğim.