YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2021 Çarşamba

Cellatlar Kahvesi Okuyucu Yorumları

Erol Çelik 
Cellatlar Kahvesi 

Okuyucu Yorumları

Korkunç bir hayal gücü
Çok fazla karakterin, çok fazla hayatın yaşadığı bir öykü. Keşke devamı olsa...  
idefix.com

Aklım Karıştı
Kitabı okurken, çok daha fazla gerilim bekliyordum ama uykumda cellatlarla er meydanında kılıç salladığımı görünce etkilendiğimi kabul ettim...Bravo.
dr.com.tr

Film Gibi
İnsan cellatların tarafını tutarmı. 
Özellikle Çatal ağayla kahve içmek isterdim. Anlat baba, neler yaşadın diye sormak isterdim.
bkmkitap.com

www.erolcelik.net

#edebiyat #kitapkurdu #book #erolcelikkitap #sanat #kitapayracı #kitapagaci #okudumbitti #dergi #istanbul #turkey #kahve #kitaptavsiyesi #kültür #okuyorum #kitapsever #oku #gerilim #kitap #erolcelik #cellatlarkahvesi #roman #yeni #yenikitap

14 Mart 2019 Perşembe

Bir Osmanlı gerilim romanı. Erol Çelik’ten Cellatlar Kahvesi




Erol Çelik
Cellatlar Kahvesi

          Cellatlar Kahvesi, dramatik yapıya sahip, tarihi bir gerilim romanıdır.

          Öykü, oğullarının gözü önünde, Onur Savaşı'nda birbirlerini öldürmek için dövüşen iki cellatbaşının mücadelesiyle başlar. Onur Savaşı, her cellat için kutsaldır. Makamlarını onurlarıyla tohumlarına bırakabilmenin tek yoludur.
          Oğulları, babalarının ölümünü seyretmelidirler ki, Cellatlar Kahvesi'nin kurallarını hamurlarına ekleyebilsinler. Bilsinler ki, bir cellatbaşını ancak başka bir cellatbaşı öldürebilir.

          Kurgu, üç farklı zamanda işler.
          Birincisi; oğullarının gözü önünde savaşan cellatbaşlarının, bu savaşa gelinceye kadar yaşadıkları süreç.
          İkincisi; babalarının ölümünü izleyen oğulların, küçük yaştan itibaren cellat olma mücadeleleri.
          Üçüncüsü; cellat atalarının ahlaki serüveni.

          Cellatlar Kahvesi; sarayın dışında yaşayan zenginlere, soylulara ve komutanlara hizmet eden, bostancıbaşı himayesindeki cellatların toplandığı, saraydan bağımsız, tamamen kurmaca bir kahvehanedir.

Bir Osmanlı gerilim romanı
Erol Çelik Cellatlar Kahvesi
          Kan ve günahla yıkanmış gururları için ölmeye hazır cellatların yaşadığı bu mekânın, ağır kuralları vardır. Bu kurallara ne bostancıbaşı, ne de padişah karışabilir. Onlar öldürmeyi meslek edinmiş, kendi ahlak değerlerine sahip günahkârlardır.

          Bu kurallara biri dokunacak olursa, vay haline!

          Cellatlar Kahvesi'nde yaşananların dışında, ucu cellatlara dayanan yan öyküler vardır.
          Oğlunun kanatlarında uçan, Mavi Gözlü Cellatbaşı Çatal Ağa.
          Babası Kızıl Ağa gibi olmak istemeyen Cellatbaşı Asır Ağa.
          Başkasının suyunu kirleten, Aslan Ağa.
          Babasının kaderine boyun eğen, Kara Ağa.
          Dünyalar güzeli Afife. Boyu devrilesi Bostancıbaşı Ali Paşa. Sokullu Mehmet Paşa. Günahsız Devşirme Karısını öldüren Kör. Uğrunda adam öldürülen, Ermeni Dansöz. Taş meyhanenin sahibi, Arap'ın kızı Efsun.
          Günahkâr bedenleriyle dereyi kirletenleri cezalandıran Çay Ninesi.
          Keke Murat. Ölmek için celladına yalvaran Yusuf. 

          "Oysa baban sana anlatmıştı bu saatte suya girmemen ve suyu kirletmemen gerektiğini lakin sen onu dinlemedin, o pis kanla, tertemiz suyumuzu kirlettin."
           
          "Kim, celladını karşılarken bu kadar mutlu olurdu ki?"


Erol Çelik
Cellatlar Kahvesi
Cellatlar Kahvesi
Arka kapak


7 Ağustos 2012 Salı

Sessizlik



     

     Sessizlik ne kadar önemlidir bilemezsiniz. Biliyorsanız da unutmuşsunuzdur. Çünkü büyük şehir, gürültüsüyle bağımlı eder kendisine.
     Peki, buna cesaretimiz var mı? Sessizliği tercih etmek gibi bir seçeneği sunmayı hiç düşündük mü kendimize? 

     Hayır.



     Azıcık bir sessizlik yakaladığınız an, kulağınızdaki oluşan sesi dinlemeye çalışın, milyonlarca cırcır böceğinin çığlıklar atarak aç bir şekilde ötüştüğüne benzer bir ses duyarsınız. Evet, benzetmeyi biraz abartmış olabilirim ama bende uyandırdığı hisler bunlar. Cırcır böceklerinden rahatsız oluruz. Beynimiz gürültü arzular. Daha sonra maalesef şehrin gürültüsü devam ettiği için, kulağınızdaki açlık kaybolur ve beyin uyuşmasını sürdürür. Bu, fantastik bir bakışla, kafamızdaki gürültüyü doyurmaya çalıştığımız bir bağımlılık halidir. Gürültü bağımlılığı bilinçsizce yapışmıştır üzerimize.

     Gürültü beyni devamlı meşgul ettiği için, düşünce yelpazeniz daralmaktadır. Hayal gücünüzün çalışmasını durdurduğu gibi, sinirleriniz devamlı gergin kalır.

     Önemli bir nokta da müzik dinlemektir. Müzik dinlemek insanları rahatlatır, neden? Özellikle kulaklıkla dinlenen müzikler algıların rahatlamasına yol açar. Çünkü beyin müthiş bir sistem olduğu için, düzenli seslere teslim olur ve kendini dinlenemeye alır. Bunu da keyif sıvılarıyla ödüllendirir.

     Ama bu da yeterli değildir. Beyni düzenli seslerle meşgul etmek sadece dinlenmesini sağlar, oysa bize kendi düşüncelerimizin temizlenmesi ve hayal gücümüzün geri kazandırılması lazımdır. Bunun için mutlak sessizliğe ihtiyacımız vardır.


     Bakın, sessizliğin önemini feryatlar içinde anlatmaya ne kadar çabalasam da, bunu test etmeden anlayamazsınız. Yaşlı insanlar neden büyük şehirlerden kaçarlar zannediyorsunuz, yoruldukları için ama bedensel yorgunluktan daha çok sessizlik açlığından kaçmak isterler. Ben de size bunu bir terapiymiş gibi erkenden kendinize uygulamanız gerektiğini söylüyorum.

     Tatile gittiğiniz zaman en huzur bulduğunuz yer, dalgaların düzenli konuştuğu kumsallardır değil mi? Elbette, beyin meşgul olur o sesle ve dinlenir ama siz tam anlamıyla dinlenemezsiniz. Kendinizi dinlendirmenizin ve arınmanızın tek yolu mutlak sessizliktir.

     Şimdi mutlak sessizlik için söylemem gereken bazı uyarılar var.

     Her şeyden önce sessizlik ilk zamanlar rahatsız edecektir bünyeyi. Bu durumu atlatmak gerekir. Hayal gücü çalışacağı için kendinizle yüzleşmek zorunda kalacağınız bir başka gerçektir. Bağımlılıklardan kurtulmanın sancılarından birini yaşayacağınız için biraz sabretmek gerekecek.

      Kulağınızdaki cırcır böcekleri susuncaya kadar sessiz bir ortamda kalabilirseniz, algı kapılarınız temizlenmeye başlayacaktır ve hayata daha temiz bakabilirsiniz.

     
     Gerçek sessizlik, düşünceleri temizler. Aklın dışarı çıkmamış karanlık yönleriyle gülümser insana. Tahrik eder. Dışarı çıkmak istediğini fısıldar. Oysa karanlıktır onlar. Dışarı çıkmamalıdır. Bu yüzden sessizlik rahatsız eder bizi. Bu yüzden gürültünün bağımlısıyız. Bu yüzden karanlık bir köşede sessizliğe mahkûm kalırsak, gölgelerin arasında şekiller görürüz ve hayali sesler işitiriz.
      Çünkü sessizlik düşünceleri temizler. Bu yüzden kulaklarını kapayan bir insan daha çabuk uyur. Daha huzurlu uyur.
     
Tek başınayken karanlığı dinlemek zorunda kalmışsanız eyvahlar olsun. Bağlanırsınız. Korkar ve bunun bağımlısı olursunuz. Sessizlik sizi esir alır ve aklınızdaki kirlenmiş düşünceleri silip süpürür.

     Biraz cesaretli olmak lazım.



Erol Çelik 

07 Ağustos 2012 Salı

12 Temmuz 2012 Perşembe

Erol Çelik - Benim Fantastik Dünyam


Bu yazı Temmuz 2012 de 58. sayının eki olarak, Gölge e.Dergi Türkiye'de Fantastik Hayat Dosyasında yayınlanmıştır.
Derginin tamamını okumak için: Göllge e-Dergi Türkiye'de Fantastik Hayat

Erol Çelik - Benim Fantastik Dünyam



1980’li yılların başıydı, yaz tatilini geçirmek için gittiğim köyümün sıradan bir gecesinde, babamla amcamın konuşmasına tanık oldum. Yedi yada sekiz yaşlarındaydım. Babam sessizce konuşup kimsenin duymamasına dikkat ederek, amcama durumu özetliyordu. Artvin, Şavşat’taki iki katlı ahşap evimizin kim bilir kaçıncı şahit oluşuydu bu gizemli konuşmalara? Babam “evlat, o senin zannettiğin kadar kolay bir iş değil, o gömüyü topal bir cin koruyormuş, başımıza iş alırız” diyordu. Belki o an, fantastik dünyayla tanıştığım ilk andı. Bir gömüyü koruyan topal bir cin olgusu, kafamda aniden büyüdü. Amcam “Abi, ben öğrendim, eğer gerekli duaları yaparsan ve gömüye ulaşıncaya kadar hiç konuşmazsan, o topal cin sana hiç bir şey yapamazmış. İşin sırrı hiç ses çıkarmamakta” diyerek direniyordu. Ne kadar büyüleyici sözlerdi bunlar, benim yaşımdaki biri için?
Daha sonraları ne oldu, babam ve amcam o gömüye gittiler mi hatırlamıyorum. Tam 27 yıl sonra, ilk kitabım Heyula’da bu öyküyü işledim. Topal cin, benim öykümde topal bir tilki kılığına büründü ve gömüye gelenlere göründü.
Yine aynı yıllarda, annemin doğduğu Hopa’nın Garci (Hendek) köyünde bir kez daha karşılaştım fantastik dünyayla. Kırmızı tepe diye bilinen alanın ardındaki mısır tarlalarına girmiştik bir kaç çocuk. Rahmetli anneannem koşarak yanımıza geldi ve “çıkın mısır tarlasından, orada Lazdebaraf var, sizi yakalar” diye bizi korkutmuştu. Sonraları Lazdebaraf nedir diye merak etmiştim. Lazdebaraf mısır tarlalarını koruyan,  kafasında kocaman bir sepet olan ve çocukları yiyen bir yaratık olduğunu öğrendim. Yaşlı bir kocakarı şekline bürünen cadılar olduğunu söylemişti köyün büyükleri.
Elbette çocukların mısırları mahvetmesini önlemek için uydurulmuş bir yaratık profiliydi bu ama hayal gücümün hamurunu daha bir sertleştirmişti. Ben o yaz, Topal cinin ve Lazdebaraf’ın yaşadığı bir fantastik dünya oluşturmuştum bile hayal dünyamda. O yaşlarda beynimde bir kayıt cihazı olsaydı,  ortaya nasıl öyküler çıkardı bir düşünün.
Bu yazıyı yazdıktan sonra Lazdebaraf hakkında bir öykü yazmaya karar verdim.
Sonrasında duyduğum bütün fantastik öğeler kafamda yer etmeye ve aklımı çelmeye başladı. Tepegöz’ü dinlemeye doyamazdım mesela. Sonraları isminin Anka Kuşu olduğunu öğrendiğim “Gak deyince et, guk deyince su vereceksin” diye adlandırdığım hikâyeyi dinlemek, beni iyice masalsı bir hayal gücüne sürükledi. Ayakları ters cinler, atlara ve lohusalara musallat olan Alkarası, toroslu kayalardan öteye yol vermeyen devler ve daha niceleri.
Bütün bunlar benim fantastik dünyayla tanışmama sebep olmuştur.
Fantastik dünyayı kim nasıl biçimlendirirse biçimlendirsin, benim anladığım ve sevdiğim fantastik dünya, yaşanmamış dünyalarda, gerçek olmayan varlıkların, gerçek yaşamla harmanlanmasıdır. Biz Türkler bunu gerçek yaşamımıza kadar sokmayı zaten başarmış bir toplumuz, yoksa bunca söylence olur muydu? Efsanelerin kalbi bu ülkede atar mıydı zannediyorsunuz?
Olağanüstü nitelikler taşıyan, gizli güçlere sahip, ne oldukları bilinmeyen, inançlarımızla yoğrulmuş varlıklarla ilgili hiç mi bir şey duymadınız?
Cinlerin, ecinnilerin, cadıların, perilerin, şeytanların, mekirlerin, feriştelerin, feriştahların kol gezdiği bir hayal dünyası, soluduğumuz havanın moleküllerine kadar karışmış durumda zaten. Soluk almamız yeterli. Nereye kaçarsak kaçalım, bu bizim genlerimize işlemiş durumda.
Türk insanının hayal gücü inanılmaz geniştir, bunu inkâr eden, Dede Korkut’un hikâyelerindeki gibi taş kesilir. Fantastik dünyanın en âlâsı kendi kültürümüzde sessizce yüzüyor zaten, sadece bunu görmek yeterli. Elbette batı edebiyatından da keyif alabilir ve o kitapları okuyabilirsiniz ama kendi kültürümüze açılsak, başka hiçbir şeye gerek kalmaz diye düşünüyorum.
Topal Cin, Lazdebaraf, Karakoncolos, Congolos, Kara-kura, Kara Korşak, Kamos, Kayış Ayak, At binen cin, Çarşamba karısı, Karabasan, Albastı, Hınkır Munkur, Demirkıynak, Tarlaguzan, İfrit, Yol azdıran, Çıtlık kuşu, Kuyu kızı, Umacı, Abra, Bukrek, Meran, Garuda, Aldacı, Enkebit, İtbarak, Hırtık, Rom rom ana.
Yukarıdaki isimler, bir nevi Türk fantastik dünyasının yaratıklarıdır bir kaçıdır sadece ve her birinin enteresan öyküleri vardır ama işin kötü yanı, sadece söylence olarak kalmıştır. Haklarında yazılmış geniş bilgiler ve öyküler yoktur. Her biriyle ilgili bilgi toplamaya kalksanız, elinize pek fazla bir şey geçmez ama her biri kendi başına fantastik bir dünyanın anahtarıdır ve en önemlisi bizimdir.  
Benim derdim  bu. Kimse bana kızmasın, fantastik edebiyat sadece elflerden orklardan oluşmuyor. Elbette ben de çok seviyorum o kitapları ama bizim bir an önce kendi fantastik dünyamızı yaratmamız gerek. Keşke herkes İhsan Oktay Anar gibi kendi kültürünü yazsa.
Özetlemek gerekirse; benim fantastik dünyam anlatılara, efsanelere dayanır. Bu topraklarda işlenebilecek o kadar lezzetli olgu var ki, o kadar geniş bir hayal dünyasına sahip bir toplumuz ki, kültürümüze sahip çıkalım.
Kendi fantastik dünyamıza sahip çıkalım.
Devşirilmeyelim.


                                                                                                             Erol Çelik
                                                                                                     06. Haziran. 2012


9 Temmuz 2012 Pazartesi

BEN BİR KATİLİM ( 3 )


     Ben bir katilim ve işlediğim cinayetlerin zaman mevhumuyla hiçbir alakası yoktur. Şöyle açıklarsam daha anlaşılır olur galiba. Benim gibi insan öldürmeyi beyninde yaşayanların tarih sıkıntısı yoktur. İstediğimiz an, istediğimiz tarihte ve istediğimiz mekânda şiddet uygulayabiliriz. Bu sadece aklımızın bizi nereye götürdüğüyle alakalıdır. Neticede şiddete maruz kalanın, onu yaşayanla bir ilgisi olmamalıdır. Onu yaşayan, eğer bizim gibi, şiddeti üretenler gibi, olayı akıllarında yaşaması yeterlidir. Bu bir beslenme gerçeğidir.
     Şiddetle beslenmek, onu arzulayan kişinin tercihi kadarıyla gerçekleşir. Biz neye hizmet ettiğimizi bildiğimiz sürece tehlike yoktur.
     O zaman itiraflarıma devam edeyim.



     2078 yılında olabilecek bir darbeye karışmıştım. O tahammülsüz yılların hükümetinin inanılmaz zulmüne karşı oluşturulan bir direniş gücü vardı ve beni direniş gücünün lideri buldu. Yardım istiyordu. Boyumdan büyük bir işe karışmak gibi bir korkum olmadığı için, önce yardımın sebebini sordum. Liderin açıklamaları bana yetmişti. Yardım edecektim. Çözümü biliyordum.
     2078 yılındaki yaşantıyı inceledim ve karşılaştığım manzara beni ürküttü. Gerçekten gelecek böyle mi olacaktı? Eğer öyleyse vay geleceğin haline. İnsanların eğlence anlayışları tamamen değişmiş, okudukları kitapları yaşayarak eğlenir olmuşlardı. Daha açıklayıcı olmak gerekirse, birey eğer aşk romanlarından hoşlanıyorsa, oradaki kahramana bürünüyor, kitapta konu edilen aşkı yaşıyordu. Eğer kişi, maceradan hoşlanıyorsa, okuduğu kahramanın kimliğini taklit ediyor, kurgulanan kitabı yaşıyordu. Hükümet bunun için platformlar oluşturmuş, parkurlar düzenlemişti.
     Sorun yok gibi görünüyordu ama şiddet edebiyatından hoşlanan okurlar için durum farklıydı. Onlar bir katili örnek alınca ve sistemin yönlendirdiği parkurlar dışında cinayetler işlemeye başladığında, iş çığırından çıkmıştı. Hükümet bu oyuna bir son verdi ve halkın tek eğlencesini elinden aldı. İnsanları tam bir monotonluğa mahkûm etti.
     Çözüm yerine, işin kolayına kaçarak yasak edebiyatına başvurdular.
     Bu gidişe dur diyen birileri olacaktı ve yardım çağrısı bana geldi. Ben bütün incelemelerimi bitirdiğimde, direniş liderine iyi bir yazar yolladım. Gerilim öyküleri yazan ve o tarihin en iyi yazarını. İsmi Volkan Hasanoğlu’ydu.
     Volkan Hasanoğlu yeni bir öykü yazdı. Direniş bu öyküyü el altından dağıttı. Dört bin ayrı ordu kuruldu.      Halk ordusuydu bunlar ve öyküdeki kahramanı yaşıyorlardı.
     Darbe girişimi oldu. Çok kan döküldü. Dört bin ayrı orduya karşı hükümetin pek bir şansı yoktu.
DARBE ( Erol Çelik - 19 Numaralı Koltuk. S. 7 - 32)


     2008 yılının sıcak ama güvensiz günlerinden birinde Emin Tortu isminde bir gençle tanıştım. Bir emlak ofisinin camlarındaki ilanlara bakıyordu. Bakışlarındaki ve hareketlerindeki gerilim beni merak denizinin en derin bölgesine sürüklemeye yetmişti. Yanına kadar sokuldum ve kulağına ne yapmak istediğini fısıldadım. Aklı karışmıştı muhakkak, bana diğer kişiden bahsetti. Onunla tanışmak istediğinden ve sevgilisiyle olan sorunlarından konuştu.
     Çok fazla bir şey anlamadım ve onu takip etmeye karar verdim. Emlakçıdan çıkıp evine gittiğinde aklında bazı planlar yaptığını anlamıştım ama beni bile şaşırtacağından hiç şüphem yoktu. Kız arkadaşıyla film seyrediyordu ertesi gün. Film bitince kız arkadaşı küstahlıklar yapmaya başlamıştı. Emin pencereden dışarı baktı. Karşıda boş bir daire vardı. Ben ne yapmam gerektiğini düşündüğüm o anlarda, Emin Tortu’nun arayışını anladım ve aklıma gelen şeyle kendimi kutladım.
     Artık Emin Tortu’nun oturduğu evin karşısındaki boş dairenin içindeydim. Onun kafasını karıştıracak bir şekle bürünmem ve olaylara şekil vermem çok da zor olmadı. Emin içeri girerek, karşıda bir adamın olduğunu söyledi ve kızı zorla pencereye çekti. Küstah kız pencereye gelip benim olduğum pencereye baktığında ben ortadan kayboldum.
     Olaylar hızla gelişti. Emin Tortu, karşı penceresinde bir yabancının dolaştığını gördüğünü düşünerek aklını oyalıyordu ve sevgilisini bu oyunun içine sürüklemeye çalışıyordu. Fakat kız ayrı dünyalarda yüzmek istiyordu. Onları binadan çıkarken gördüm. Fırsatı kaçırmak üzere olduğumu anladığım için hemen delikanlının kulağına fısıldadım. “Hadi onu karanlık pencerenin olduğu eve getir, bu eğlenceli olacak” diye ikna ettim.
Kız direndi böylesi bir maceraya katılmak için ama Emin kararlı bir şekilde kızı boş daireye kadar sürükledi.   “Gel” dedi “eğlenceli olacak”
     Ben boş dairede bir köşeye saklandım ve olanları yönetmeye başladım. Kız durmadan tehditler savuruyordu oysa emin kızı eğlendirmeye çalıştığını savunuyordu. İşler çığırından çıkacağı sırada devreye girdim ve Emin’in kulağına fısıldadım tekrar. “Öldür onu” dedim. Küreğin yerini gösterdim.
     Kürek kızın kafasını ezerken bir kenarda zevkten şekillere bürünmüş bir şekilde olanları izledim. Ben bir katilim ve bundan zevk alıyorum.
KARANLIK PENCERE (Erol Çelik - 19 Numaralı Koltuk S.33 – 60)


       2002 yılında bir otobüs kazasından sonra, katillik hayatımın en enteresan olaylarından birini yaşadım ve yaşattım. 19 numaralı koltukta yolculuk eden biri ne kadar dikkatimi çekebilirdi ki? Veya birkaç koltuk önde güzel bir kızın 19 numaralı koltukta oturan gence alımlı bir şekilde bakması beni ilgilendirir miydi?
     Yiğit isminde bir genç, 19 numaralı koltukta oturan yiğit, parçalanmış bir otobüsün, alevler ve dumanlar içindeki ön camından dışarıya doğru bağırıyor olması, beni ilgilendirdi. İlk kez orada tanıdım onu. “O yaşıyor, bebek yaşıyor” diye bağırıyordu. İtfaiyeciler ona ön camda dışarı çıkması için alan yaratmaya çalışıyorlardı ve nihayetinde kucağında genç bir kızla ön camda gördük onu. “Bebek yaşıyor, onu duyabiliyorum” diye feryatlar içindeydi.
     Yiğit’i ikinci kere hastanede gördüm. Daha doğrusu onu görmek için hastaneye gittim. Çünkü enfes bir konuydu bu yaşayacağım. Genç, bana kurtardığı kızı hiç tanımadığını ama hastanedekilerin ve polisin onu eşi zannettiklerini söyledi. Yardım isteğiydi aslında bu serzeniş. Üstelik kız hamileydi.
     Ben hızla aklımda bir kurgu yapmaya çalıştım ama başaramadım. Yiğit’e, hadi kalk, al kızı ve hastaneden çıkart dedim. Götür ve ailesine teslim et. Diğer taraftan kızın hayatının hiçte kolay olmadığını kurguladım aklımda. Onlar İstanbul’a doğru yola çıkarken ben, kızın eski bir sevgiliden peydahladığı çocuğunun kaderini çizdim. Eski sevgili ilk cinayet olmalıydı. Arzulu bir cinayet gibisi olamazdı.
     Bebeğin doğmasına yakın Yiğit’e, çocuğun babasını bulmasını fısıldadım. Buldu da ama baba olacak serseriye bebeği kabullenmemesini söyledim. Ortalık karıştı. Kavgalar gürültüler.
     “Yiğit” dedim “eğer bebeği kabul etmeyecekse ve bebeğe sen bakacaksan bunun bedelini ödemeli.” Yiğit düşündü. “Öldür onu” dedim fakat sanki buna cesareti yoktu. Oysa uygun koşullar olursa yapacak gibiydi.   Koşulları sağladım. Koşulları sağlamakta benim gibilerin üstüne yoktur. Bebeğin babasını Yiğit’e öldürttüm.   Çünkü ben bir katilim.
      Bitmedi. Kader 19 numaralı koltukta başladıysa orada bitmeli diye düşündüm ve Yiğit’le bebeğin annesinin Ankara’ya doğru kaçmasını sağladım. Her şeyi ayarlamıştım. Otobüsle yolculuk edeceklerdi. 19 numaralı koltuğa oturmalıydılar diye düşünenler biraz basite kaçmış olurlar.
     Büyük bir otobüs kazası daha planladım ama bu sefer onlar için kurtuluş olmamalıydı. Ve bu sefer bu kaderin başlangıcının anlamının büyüklüğü gibi, bitişinin de anlamlı olması gerekiyordu. Her ölüm küçük bir öyküyü hak eder. Yiğit’in öyküsü küçük bir öyküden fazlasını hak etti doğrusu.
     Yiğit bu sefer 19 numaralı koltukta oturmuyordu ama 19 numaralı koltukta oturan bir başka genç yüzünden gerçeği anladı ve ölümünün ne kadar boşa gittiğini anladı. Bu acı bir öykü olmuştu.
     Ben istediğimi elde ettim. Başkalarının acı sonları beni daha fazla keyiflendirir mi bunu size söyleyemem ama şu kadarını bilmeye hakkınız var, ben bir katilim ve işim öldürmektir. 
     Buna ihtiyacım var.
19 NUMARALI KOLTUK ( Erol Çelik - 19 Numaralı Koltuk s.61 – 141)


     Kafamı dinlemek için ya da aklımı toplamak için genelde şehir metrosunda dolaşmayı severim. Bazen işler çığırından çıktığı zamanlar kendimi banliyö treninde bulurum. Küçükçekmece’den biner, Sirkeci’de inerim. Metro ve tren benim gibiler için bir mabet gibidir. Yoksa onca insanı nerede bir arada görebilirsiniz?
     İşte o, günahlarımla yüzleşmekten kaçtığım günlerden birinde rastladım Şamil’e. Sirkeci yönüne giden banliyö trenine binmişti. Tam da benim bulunduğum vagona. Beni göremiyordu çünkü ben tam o sırada vagondakilerle küçük bir oyun oynuyordum. Uyuma oyunu. Vagondaki herkes uyuyordu. Şamil vagondan içeri girince şaşırdı ama korkmadı. Ben korkar ve trenden iner diye düşünüyordum ama öyle olmadı.   Aradığım eğlenceyi bulmuştum.
     Bir vagon dolusu insanı nasıl öldürürüm diye düşündüğüm an, buna nasıl bir amaç yüklerim dediğim an, bu katliamı nasıl daha eğlenceli hale getiririm dediğim an, bu andı.
     Şamil kapanan vagon kapılarının penceresinden dışarıya bakmaya başladı. Oysa kafasında merak denen canavar çoktan uyanmıştı. Şamil’e etrafı araştırmasını fısıldadım. Herkes, hatta ayaktakiler bile uyuyordu ve bunun sebebini öğrenmeliydi. Yaşlı bir adamı uyanık gördüğünde çok şaşırdı. Ama yaşlı adamın gözlerindeki suçlayıcı ifadeden korktu ve koşarak uzaklaştı.
     Oyun şimdi başlıyordu. İlk durakta Şamil trenden indi. Şimdi sıra bendeydi. Şamil indiği vagonun içine baktı. Şimdi bütün herkes uyanıktı ve yalvararak camlara vuruyorlardı. Bu kadarı da yetmez dedim. Korkular içinde kıvranan Şamile çok daha büyük bir oyun hazırladım. Koşarak vagondan uzaklaşırken, tren korkunç bir gürültüyle havaya uçtu.
     Vagonun içinde kaç kişi vardı hatırlamıyorum ama hepsini öldürdüm.
     Şamil uyandığında kendini bu sefer bir metro istasyonunda görmüştü. Sanki bir önceki tren kazasını rüyaymış gibi anılarına kazıdım, bunu yapmamın sebebi, oyunuma devam etmek istememdi. Şamil uzunca bir süre gerçek hayat zannettiği, benim kurgumda yaşadı. Bir kızla cesaret savaşı verdi ve sonunda onu elde etti. Bir adamla kavga etti ve sopa yemesine karşın erkekliğini ispat etti.
     Ama sonunda ilk yaşadığı tren kazasının gerçekliğiyle yüz yüze geldi. Sebebini ve neden bu oyunun içine sıkıştığını öğrendi.
     Ben ise bir vagon dolusu insan öldürdüm.
     Ben bir katilim.
BU SEFER SINAVI KAYBETME (Erol Çelik – 19 Numaralı Koltuk s.187 – 216)


     İki bin iki yılının kasım ayına yakışmayacak kadar iştah açan atmosferinde üç dalgıçla tanıştım. Elbette onlar beni tanımadılar ama ben onlarla nerdeyse bir hafta geçirdim. Enfes manzaralar eşliğinde, enfes maceralar yaşattılar bana.
     Hele o liderleri yok mu, bilmiş tavırları ve diğerlerini daraltan kuralları beni çok eğlendirdi. Birçok şey öğrendim doğrusu. Neden tüpsüz dalındığından, balık çeşitlerine kadar her şeyi.
     Liderle ilgili bir oyun düşünmeliydim. Aslında dilinden düşürmediği senkop, aradığım şeydi ve bu konu için bir ön çalışma yaptım. Doğrusunu söylemek gerekirse bilmem gereken her şeyi, üç kişilik ekibin lideri söyleyip duruyordu zaten.
     Planımı yürürlüğe koyduğum gece ekip, gece dalışı için kendi dalış alanlarında hazırlıklarına başlamışlardı. İlk başlarda bir süre balık tutmalarına müsaade ettim. Tam tuttukları balıklardan mangal yapacakları an, üzerlerine üç tane şarapçı musallat ettim. Amacım sıkı bir kavga çıkartıp olayın rengini değiştirmekti.
    Her şey istediğimden daha iyi gelişti ve olaylar bıçaklamalarla bitti.
    Hayır, elbette bu kadar değildi. Ben olayı senkoba bağlamalıydım ve bunun için bir fırsat daha verdim.
    Üç şarapçıyla kavga ettikleri gece olayları sadece kavga boyutunda bitirdim. Üç dalgıç o gece sorunsuz bir av yaptılar ve evlerine döndüler. Ertesi gün liderlerine senkop yaşatmak için kollarımı sıvadım. Güzel bir av günü daha sundum dalgıçlara ve ödül olarak alkol içmelerini sağladım.
     Sabaha karşı teknede gözlerini açan lider, arkadaşlarının balık için daldığını gördü. Önce çok sinirlendi onlara çünkü en önemli kurallardan biriydi alkollü ve alkolden sonra suya girmemek. Ama insanoğlu çiğ süt emmişti. Arkadaşları elleri balıklarla su yüzüne çıkınca kendini tutamadı ve suya daldı. Benim amacım da buydu zaten, insanın kendi kurallarında boğulmasına bayılırım. En azından iri bir levrek tutmanın ne zararı olabilirdi ki?.
     Senkop denen şey onu yutunca kendinden geçti.
     Bir ara gözlerini açtığında arkadaşları tarafından kurtarıldığını gördü ama buna müsaade etmedim ve tekrar kendinden geçmesini sağladım. Tekrar kendine geldiğinde bir ambulansa taşındığını gördü. Az ilerde üç sarhoş ona doğru bakıyordu ve ellerinde kanlı bir bıçak vardı.
     Ben bir katilim. Eğer böylesine bir özgürlüğüm yoksa, bu işi neden yapayım ki?
DERİNLİK SARHOŞLUĞU ( Erol Çelik – 19 Numaralı Koltuk s.217 – 262)


.

13 Haziran 2012 Çarşamba

BEN BİR KATİLİM ( 2 )


     2007 yılında hamile bir kadının hastane koridorunda koştuğunu gördüm. Önünde küçük bir çocuk vardı. Kadın çocuğu takip ederken, ben de peşlerinden gittim. Küçük çocuk, kadını pis bir umumi tuvalete soktu. Peşlerinden ben de girdim ama onlar beni görmüyordu.
     Karşılaştığım manzara benim gibi bir katili bile üzmüştü. Zavallı kadın oğluna, kendisini terk etmemesi için yalvarıyordu. Küçük çocuk annesine tuvaletteki bir kovayı gösteriyor, kadın feryat figan ağlıyordu. Kovanın içine baktığımda, aklım sıçradı. Poşetlere sarılmış oyuncak bebekler vardı kovanın içindeki suda.
     Ben hemen bir hemşirenin gelmesini sağladım. Hemşire, kadına bağırmaya başladı, “acele et, çocuğunu kurtarmalısın” diyordu. Kadın, hemşireyi dinledi ve onunla birlikte koşarak ameliyathaneye girdi. Tabi bende onların peşindeydim.
     İçeri girdiğimde gördüğüm manzara çok daha akıl karıştırıcıydı. Biraz önceki kadın doğum masasının üzerinde kendinden geçmiş bir halde yatıyordu. Başında hemşire, doktor ve bir de adam vardı ve durmadan kadına uyanmasını haykırıyorlardı. “Uyan artık, yoksa çocuğunu kaybedeceksin” diyorlardı.
     Ben bir katilim ama buna yüreğim el vermedi ve kadının uyanmasını sağladım.
     “Uyan artık, uyan da bebeğinin hayatını kurtar.”
     Kimse ölmedi. Ben başka cinayetler işlemek için yoluma devam ettim.

UYAN ARTIK ( Erol Çelik – Satranç Ve Şövalye kitabından. S. 9-17)  


     Uyuşturucu batağına yeni saplanan bir genç adamın benden yardım istediği yıldı 1996. Temmuz ayındaydık ve olayları izlediğim o günlerde zavallı çocuğa çok acıdım. Kötü arkadaş kurbanı olmuş ve uyuşturucu kullanmıştı. Bir gün bana, “eğer kullanmazsam beyaz adamlar beni rahatsız ediyor” demişti. Oysa bilmiyordu ki, beyaz adamları onun başına ben musallat etmişti.
     Eğer uyuşturucu alırsa cesaretli olduğunu zannediyor, yatak odasına gelen beyaz gölgelere kafa tutabiliyordu. Beyaz Adamlar genç çocuğa o tozu kullanmayacağı bir gün olacağını, işte o zaman kendilerinden korkması gerektiğini söylüyordu.
     Bu oyunu sevmiştim. Genç, uyuşturucu kullanmadığında korkak oluyordu. Ben hemen beyaz adamları devreye sokuyordum. Bu durum gencin aklını iyice zarara uğratmıştı. Uzun bir kedi fare oyunundan sonra son noktayı vurmaya karar verdim.
     Ben bir katilim, bu yüzden, gence feci bir ders vermeliydim. Gencin kulağına eğildim ve bu akşam eve bir arkadaşını çağırmasını, ona beyaz adamlar gördüğünü söylemesini fısıldadım. Dediğimi yaptı. Ben hemen beyaz adamlara gittim ve bu gece söyleyeceğim her şeyi harfiyen yapmalarını emrettim.
     Genç, yanındaki arkadaşına durumu anlatmıştı. Arkadaşı ben yanındayım gibi zavallı bir tesellide bulundu   ve bu gece uyuşturucu içmemesini söyledi. İşte aradığım fırsattı. Gecenin ilerleyen saatlerinde beyaz adamlara gerekeni söyledim ve olanlar oldu. Uyuşturucu müptelası genç, arkadaşını öldürmeye teşebbüs etti. Kulağında durmadan dolaşan, beyaz adamların sesi vardı. “Zarar ver ona!” diye bağırıyordu beyaz adamlar. Ben de bağırıyordum.
     Arkadaşını öldüremedi ama kalıcı zararlar verdi.
     Genç, en azından uyuşturucunun ne kadar feci bir şey olduğunu anladı. 
     Başarısız bir girişim gibi görünebilir ama ben hala o gençle oyun oynuyorum. Şimdilerde hastanede tedavi oluyor ama benim beyaz adamlarımla iyi geçindiğini zannediyor. Hele bir çıksın.

BEYAZ ADAMLAR (Erol Çelik – Satranç Ve Şövalye kitabından. S 17-100) 


     Altıncı romanını yazan bir yazarın vicdan savaşına katıldım. Yıl kaçtı? İki binlerin sonu olmalıydı. Yazarla benim aramda feci bir benzerlik vardı. O, yazdığı kitaplarda insanlara kötülük yapıyordu ve bundan zevk alıyordu. Hatta bundan para kazanıyordu. Okuyucu, başkalarının mahvolan hayatlarını okurken, yazar bu tarafta bundan nemalanıyordu.
     Bana geldiğinde, altıncı romanının son bölümünü yazmak üzereydi. Benden ne istediğini sordum. Bana, kitabındaki adamdan bahsetti. Adam karısını ve çocuğunu öldürmüştü kitapta. “Ne güzel işte” diye söyledim. “Öldürmüşsün onları, ben ne yapabilirim k?” Ama yazarın düşünceleri kanıyordu. Bana dedi ki “ben ailesini katlettim ama kitaptaki adam bana bunun sebebini soruyor, ben ona ne cevap vereceğim?”
     Sonuçta ben bir katilim, insan öldürürüm ama sebep aramam. Fakat benden istenen yardımı da geri çevirmem. Yazara “adama şunu söyle” dedim. “Yaşadığı şey bir başkasının yazmış olduğu bir kader. Bunu kabullenmelisin” diye söyle dedim. “Tıpkı senin kaderini yazanın kaderini de bir başkasının yazdığı gibi. Tıpkı bunları söyleyenin kaderini bir başkasının yazdığı gibi.”
     Söylediklerim yazarın kafasına yattı ama ben ondan bir iyilik yapmasını istedim. Yazar kabul etti. Uzun süreden beri cinayet işlemediğimi ve ailesini katleden adamı öldürmek istediğimi söyledim.
     Yazar kabul etti.
     Son bölüm yazılmış oldu. Ben cinayet işledim.

SON BÖLÜM (Erol Çelik – Satranç Ve Şövalye kitabından. S. 101-127)



     2007 Temmuzunda feci bir trafikte sıkışıp kalmıştım. Sıkıntıdan sürücülerin düşüncelerini okumaya başladım ve aradığımı çok geçmeden buldum. Az ilerde bir adam, yandaki bir arabayı kullanan güzel bir kadına bakıyordu. Onu eski sevgilisine benzetmişti. Hemen kadının aklını ziyarete gittim ve enteresan bir şekilde onunda adamı seyrettiğini fark ettim. Ama garip bir ilişkiydi yaşadıkları. Kadın yandaki adamı ölmüş abisine benzetiyordu ama adam bunu cilve olarak algılıyordu. Adam, kızı eski sevgilisine benzetiyordu. İlgiyle, düşüncelerini dinlemeye koyuldum.
     Aklıma bu yaşananlarla ilgili kötü bir şey gelmiyordu. Garip bir aşk hikâyesiydi sanki oysa ben aşk hikâyelerinden nefret ederdim.
     Trafik açıldı ve kız bastı gaza. Galiba aradığım fırsatı bulmuştum. Hızla adamın aklına süzüldüm ve onu çeldim. Kız ona ümit vermişti ama tıpkı eski sevgilisi gibi onu terk ediyordu. “Sen hep böylemi yaşamak zorundasın?” diye haince fısıldadım kulağına. “Hayır!” diye isyan etti bana. Buna bu sefer izin vermemesini söyledim tekrar.
     “Hadi kıza yetiş ve buna hakkı olmadığını söyle ona” dedim.
     Çok keyif almaya başlamıştı. Acaba ikisini de öldürebilir miyim diye hesaplar yapıyordum. İyi bir kaza bunu sağlayabilirdi.
     Adamın düşüncelerine yapıştım ve gerdikçe gerdim. Kadına yetişti ve ben tam o an direksiyonu kadının üzerine kırdım. O an ikisinin de ne düşündüğü umurumda değildi.
     Ben ikisini de feci bir kazada öldürmüştüm. Gerisi önemli değildi.

TRAFİK (Erol Çelik – Satranç Ve Şövalye kitabından. S. 128-167)


     Adamın adı Kenan’dı galiba. 2001 yılında bu adamı ebru yaparken tanıdım. Aklı sevdiği yüzünden yerinde değildi. Kenan tuhaf bir şekilde, yaptığı ebruları sevdiği insana beğendirmeye çalışıyordu. İlgimi çekmişti. İzledim onu. Güzel ebrular yapıyordu ve yaptığı tüm resimleri ona götürüyordu. Eğer sevgilisi resimleri beğenirse onunla uzun bir yolculuğa çıkacağını düşünüyordu.
     Bir akşam ebru teknesinin başına geldi ve sevdiğinin resimleri beğendiğini söyledi, şimdi birlikte yolculuğa çıkacakları bir tekne hazırlayacağını ve bunu nasıl yapacağını bildiğini söyledi. İlgiyle izliyordum bu manyak adamı.
     Kenan’ı diğer görüşümde sevdiği insanın mezarının başındaydı. Kocaman, camdan bir ebru teknesi yapmış ve üzerinde resimler boyamaya başlamıştı. Ne yaptığını sordum. Bana, bu dünyanın en büyük ebru teknesi dedi. İsim de koymuştu ona “Neş’et-i Sâniyye Teknesi” Nedir anlamı diye sorduğum da, “İkinci defa vücuda gelme” dedi.
     Ne yani, bu teknede resim yaparsan, onu vücuda mı getireceksin diye sordum aklı karışık adama.
     Evet dedi.
     Düşündüm ve muhteşem bir şey buldum.
     Kenan, ebru teknesinin üzerinde resimler yaparken aklıma gelen şeyi yaptım. Kenan’ın kulağına eğildim “Eğer o boyalara kanını akıtırsan, senden bir şeyler katarsan, ona ulaşırsın dedim.” Bu aklına yattı ve bileğini keserek ebru teknesinin üzerine akıttı.
     “Daha fazla” dedim, “bak sesini duyabiliyor musun?”
     Kenan, bileklerinden akan kanla birlikte yere yığıldı ve sevdiği kadınla buluşmaya gitti. Ben emelime ulaşmıştım.
     Bir cinayet daha işlemiştim.

NEŞ’ET-İ SÂNİYYE TEKNESİ (Satranç Ve Şövalye kitabından S.168-187)


     İnsanların kalabalık oldukları yerlere girmeyi pek sevmem, bu yüzden fastfoodlardan birinin otoparkında alelacele karnımı doyuruyordum. Açık bir parktı ve hava fena sayılmazdı. Sol tarafıma, birkaç araba öteme sıfır bir araba yanaştı. Tertemizdi. İçinden bir baba ve oğlu inerek restorana girdiler. Buraya kadar her şey normaldi ve hiç dikkatimi çekmedi. Bir süre sonra o aracın önünde bir kedi olduğunu fark ettim. Araçlarımızı yanaştırdığımız alanın önü bir insanın beli yüksekliğinde bir duvarla kaplıydı ve kedi o duvarın üzerinde   oturmuş, sıfır arabayı inceliyordu. Evet, bildiğiniz, bir insanmış gibi aracı inceliyordu.
     Boş verip hamburgerimin kalan kısmını bitireceğim an, kediye tekrar gözüm kaydı. Mendebur hayvan, duvardan atlamış yeni arabanın farlarını ve ön panjurunu yalamaya başlamıştı. Batıl inançlara pek aldırış etmem ama görüntü beni büyüledi.
     Baba ve oğul geldiklerinde onlara durumu açıkladım. “Aman eve gidene kadar dikkatli ol, kedi uğursuz hayvandır” diyerek adamı korkuttum.
      Ertesi gün sıfır aracın sahibi geldi aklıma ve yeni bir cinayet planladım. Adamın evinin önündeki aracının tekerleklerine yeni kediler saldım. Hayvanlar tekerlekleri yalarken adam aracın yanına gelmişti. Planım işliyordu.
     Adamın kafasını iyice karıştırdığım bir gün onun kulağına eğildim ve “araba için kurban kestin mi?” diye sordum.
     Cinayet işleyeceğim gün, adamın çalar saatini ayarladım ve servisi kaçırmasını sağladım. Yeni arabasıyla, kurban kesmediği sıfır arabasıyla işe gitmesini sağladım. Yol boyunca aklına girdim. Düşüncelerinde dolaştım ve ona ayaküstü rüya gösterdim. Kulağına fısıldadım “Peki oğlun için kurban kestin mi?”  Adam sinirlendi.   Hayalinde, oğlunun ayaklarını kedilerin yaladığını gösterdim ona.
     Zavallı adam çıldırmanın eşiğine gelince, sol şeritten aniden sağ şeride geçmesini söyledim.
     Dediğimi yaptı. Ama kurbanlık hayvan taşıyan bir aracın altında kaldı.
    Yeni cinayetim, tüm cinayetlerimden daha kanlı olmuştu ama zekama hayran kalmıştım.

SIFIR (Erol Çelik –Satranç Ve Şövalye Kitabından. S.188-211)

  
     Ben bir katilim ve işlediğim günahları burada anlatıyorum. Neden mi? Yenilerine yer açılsın diye.  Üstelik hepsini anlatmıyorum, anlatmıyorum ki, birazını da siz araştırın, bu adam başka neler yapmış siz bulun.
     Daha bitmedi, işlediğim diğer cinayetlerden bir kısmını da, daha sonra anlatacağım. Gözünüz üstümde olsun.




.

7 Haziran 2012 Perşembe

BEN BİR KATİLİM. (1)


         
Erol Çelik
          Kayıtlara geçmiş, kırkın üzerinde insan öldürdüm ve onlarca cinayet teşebbüsüm var. Şimdi oturmuş yeni cinayetler işlemeden önce, daha önce neden insan öldürdüğümü açıklama gereği duyuyorum. Benim gibi iflah olmaz biri buna neden gerek duyuyor bilmiyorum ama itiraf etmek istiyorum.
          Lafı fazla uzatmadan ilk cinayetimle başlıyorum.

          Bir adamla tanıştım 2000’li yıllarda, ismi Mert Külüç’tü. Sevimsiz, orta yaşlarda bir adamdı. Yalnız bir dünyası, arızalı bir yaşantısı vardı. Bu adamın beni çeken özelliği, kendini ifade ediş biçimiydi. Kızdığında, üzüldüğünde, sevindiğinde hatta şehvet anlarında bile imza atardı. Sayfalarca imza karalar, her birine saygı duyardı. İmza atmak onun hayatıydı adeta.
          Bir gece feci bir kavgaya karıştığını duydum, galiba bostancı sahilindeydi. Birkaç serseriyle dalaşmış, gençler bunu bir temiz dövmüşlerdi. Kavganın sonunda imza attığı eli kırılmıştı. Öyle sıradan bir kırık değildi bu, bir daha imza atamayacak hale getirmişlerdi. Mert Külüç’ün hayatı zindan oldu. İmza atamamak onun için ölmek demekti.
          Bana sordu, bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. Bana ne yapması gerektiğini sordu. Ben, intihar etmesini söyledim. Onun ölmesine izin verdim. Kendini öldürmesine izin verdim. İsteseydim yaşamasına izin verirdim ama onu öldürdüm.
İMZA ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.7-34 )

          İkinci cinayetim 1974 yılındaydı ve yaşlı bir kadınla ilgiliydi. Kırsal topraklarda yaşayan bir çiftle tanıştım. Hasan çavuş karısını çok seven bir adamdı ve kesin kararını verdiği son dakikaya kadar, karısını sevmeye devam etmişti. Karısı yaşlandıkça değişmiş, adama hayatı, son yıllarında zehir etmişti. Hasan çavuş bana, yaşlı kadınlardan nefret ediyorum diye gelmiş ve yardım istemişti. Karısı yüzünden çocuklarını göremiyor, huzur denen şeyin kokusunu bile duyamıyordu. Adamı haklı çıkaracak o kadar hikaye dinledim ki, ‘Heyula’ anlamını bulmuştu.
          Hasan çavuşa da izin verdim, karısını öldürmesine göz yumdum.
          O yaşlı kadını cayır cayır yakmasına izin verdim. 
          Bu cinayeti de ben işledim.
HEYULA ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.35-47)

          1999 yılının sonlarında, enteresan bir aşk öyküsü çıktı karşıma. Cem isminde, 20’li yaşlarda bir genç, düştüğü kaosu anlattı bana. Bir yanda en sevdiği arkadaşının intiharı, diğer yanda üstlendiği vasiyeti. Nedir bu vasiyet diye sordum ona. Cem, ağlamaklı konuşarak vasiyeti açıkladı bana. En sevdiği arkadaşı Cahit, “eğer bana bir şey olursa, bil ki bu Feray yüzündendir, eğer bana bir şey olursa onu peşimden yolla, bu sana vasiyetimdir” demişti. Cem, vasiyeti aldığı gece Cahit’in intihar haberini de almıştı. Şimdi bana sordu, vasiyeti yerine getirmeli miydi gerçekten?
          Ben hiç tereddüt etmeden vasiyeti yerine getirmesini söyledim. Git kızı öldür ve arkadaşının peşinden yolla dedim ona. 
          Kızı ben öldürdüm ve vasiyeti yerine getirdim.
VASİYET ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.48-61)

          Küçük bir kız çocuğu vardı, yıl 2000’lerin başı olmalı. Kız çocuğunun adını hatırlamıyorum şimdi ama ona herkes Kızıl Çilli Çıyan diyordu. Kızıldı, küçüktü ve çilliydi, hepsi bu. Neden onunla dalga geçiyorlardı ki? Hele ablası, neden ona zarar vermek istiyordu? Hatırlıyorum, kızıl çocuk ablasını kaç sefer rüyasında görmüş, ablası kaç sefer rüyasında ona zulüm etmek istemişti. Hayatı bir türlü yoluna girmiyordu. Sonra Tolga diye bir çocuk vardı, bir tek o iyi davranıyordu ona, ama ablası Tolga’yı da ayarttı ve Kızıl Çilli Çıyanın üzerine saldı.
          Ben bu küçük kızla tanıştığımda her şeyi öğrendim. İyi bir kız çocuğuydu ama aklı biraz karışmıştı. Ablana bir ders ver dedim, onun canını yak. Küçük kız söylediğimi yaptı ve ablasının gözüne makas sapladı. Sonra hayatımdan çıktı gitti. Belki bir gün yine onu ziyarete giderim. 
          Kim bilir?
KIZIL ÇİLLİ ÇIYAN ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.62-130)

          1996 yılının ekim ayında İlknur isminde bir kız, tahmin etmediğim bir köşe başında çıktı karşıma. Öleceğini düşünüyordu. Ölümün kendine çok yakın olduğunu ve artık ondan kaçamayacağını aklından çıkaramıyordu. Bir sabah evde yalnız başınayken onun kulağına eğildim ve ölüm korkusundan kurtulmanın yolunu bulduğumu söyledim. Elindeki bardağı düşürdü. Bardak yerde bin parçaya ayrıldı. Korkuyor ve öleceğini düşünüyordu. Cam kırıklarından biri elini kesti ve vücudundan bir damla kan aktı. Kan onun ölüm korkusunu aldı süpürdü.
          Ama uzun sürmedi, bir süre sonra tekrar öleceği duygusunun esiri oldu. Hemen kulağına eğildim, vücudundan kan akıt dedim, hatırla bunu dedim. Tereddüt etmeden kesti vücudunu ve kanını akıttı. Evet, kaybolmuştu ölüm duygusu. Ben bundan feci zevk almaya başlamıştım. Kız ölüm duygusuna kapılıyor, ben onun vücudunu kesmesini seyrediyordum. Her seferinde biraz daha büyük bir kesik atmalıydı vücuduna.  
          Bir gün aklıma müthiş bir fikir geldi ve bunu kıza söyledim. İlknur beni dinlerdi. Ona dedim ki “eğer kendi kanını akıttığında ölüm kanatlanıp uçuyorsa, acaba başka bir şeyin kanını akıtırsan yine kurtulur musun ondan?” O gece arkadaşının kedisini kestirttim ona. Kediye saatlerce ölüm hakkında ahkam kesti önce.              Sonra kediyi lavaboya bağladı ve boğazını kesti. Ölüm onu tekrar ziyarete geldiğinde, bu sefer bir köpekti kurbanı.
          Bütün bunlar olurken İlknur’a bir dilencinin musallat olmasını sağladım. Çünkü amacım büyüktü. Cinayet işlemeliydim. Cinayet işletmeliydim.
          İlknur’a dilenciyi öldürttüm. 
          Dilenciyi ben öldürdüm.
DİLENCİ ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.131-233)

          Yolum Düzce’ye düştü 1997 yılında. Volkan’la temmuz ayının o bunaltıcı sıcağında tanıştım. Üniversiteyi Düzce’de okumuş, bir çok arkadaş edinmişti bu şehirde. Ama dost edindiği kadar düşmanı da vardı. Arkadaşlarını ziyarete gelmişti tanıştığımız günlerde. Düzce’nin anılarıyla yıkanmış sokaklarında dolaşırken iki düşmanıyla karşılaştı Volkan. Bana, sende gel dedi ama diğerleri seni görmesin. Tamam dedim ve gizliden arka koltuğa oturdum. Önde iki psikopat oturuyordu ve durmadan kendilerini övüyorlardı. Çok sinirlendim ve Volkan’a sakin olmasını, uygun zamanı beklemesini söyledim.

Erol Çelik          Melen çayının kenarına gittik. Sinan denen psikopat durmadan melen deresinde nasıl adam vurduğunu falan anlatıp daralttı bizi. Tabi beni görmüyorlardı. Ben sadece Volkan’ın arkadaşıydım. Bir ara yandaki serseri bir silah çıkardı. Volkan’a tam sırası şimdi dedim ve silahı onlardan almasını söyledim. Volkan akıllı çocuktu. Daha önce hiç ateş etmediğini söyleyerek, onlara silahla bir el ateş etmek istediğini söyledi.  Psikopatlar daha önce hiç ateş etmeyen adam olur mu diye dalga geçtiler. Volkan silahı aldı ve dışarı çıktı.  Bana ne yapması gerektiğini sordu, ben de o iki psikopatı da vurmasını söyledim.
          Volkan melen deresinin yanında iki psikopatı da vurdu. 
          Onları ben öldürdüm.
TEMMUZ YAĞMURU ( Erol Çelik - Heyula kitabından s.277-302)


          Belki bu benim iç hesaplaşmamdır, belki de yenileri için bir alıştırma. Sebep her ne olursa olsun, devam edeceğimi biliyorum.
          Ben bir katilim.


.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Müzik bittiği zaman ışığı söndür.


Kulağımda jetro tull müziği ile havaalanın rötarlı uçağını beklerken, kendimce bir oyun oynamaya karar vermiştim.  İnsanları suçlayacaktım. Onları bilmedikleri, belki de ömürlerince yapmayacakları çirkin bir iftiranın altına sokacaktım. Düşüncesi bile zevkli geldi bana. Böyle çirkin bir oyunu hastalıklı bir beyin üretebilirdi muhakkak ama kötü hava koşulları sebebiyle yok yere bir saatten fazla hapis kalmak aklın hastalanmasına sebeptir. Hastalanması derken biraz abartılı bir düşünce gibi görünebilir fakat zaten meyilli bünyelerin bu hastalığa kapılmasının oldukça normal olduğunu, bu ruh halindeki herkes bilir.

Neyse ben oyunuma döneyim.

İlk kurbanım, oooooo etrafıma bakınca aklımdaki kanserin oldukça ilerlediğini görüyorum. Hiç acımadan masum insanlara çirkin yakıştırmalar yapabilir miyim gerçekten? Yapabilirim. Bendeki bu çelişki ne acayip, hem yapmak isteyip hem yakışmasını düşünüyorum. E, nede olsa bu kendimle benim aramda.
Etrafıma bakıyorum ve 409 numaralı kapının bekleme salonun mavi demir koltuklarında oturan ilk kurbanımı arıyorum.


Aha buldum. 40’lı yaşlarda bir kadın. Parmağındaki alyansı çenesine yasladığı elinde görülüyor. Boş bakıyor ama yüzündeki bir ifade gözümden kaçmıyor. Kesinlikle bir şey gizliyor. Beyaz bir gömleğin üzerine yeşil bir örgü kazak giyinmiş kadının saçları boyasız. Sakladığı sır yüzünde kederi artırıyor. Sırrın ne abla?!! Sırrın ne kadar kötü?!! Elindeki pahalı telefona düşünceli ve duraklayarak mesaj yazmaya başlıyor. Sırrın ne abla? Söylemeyecek misin?
Tamam, o zaman ben tahmin edeyim. Senin yüzündeki acıdan bu suçun senin tarafından işlenmediği belli. Düşünüyorum ve aklıma çok iğrenç şeyler geliyor. Midem bulandı bunu düşünmeyeceğim. Senin kederini kendi iğrençliğimle iyice kirletmeyeceğim.

Azat ettim seni. 

Kısa saçlı esmer ve kalın kaşlı 30lu yaşlarda erken olgunlaşmış ve varlıklı bir adam gözüme ilişti. Hah tam dişime göre. Tavandaki çapraz demir çubukların arasındaki florasanlarla  aydınlanan hava alanının 409 numaralı bekleme salonu, adamın karanlık dünyasını aydınlatmaya yetmiyor. Yanında kendinden en az yirmi yaş daha büyük bir adam var. Hayır, bu adamdaki hürmet onu baba yapmaz, onu daha çok hizmetli yapar. Kalın kaşlı adamın karanlık dünyasına hizmet eden bir adam. Adamın kaşları gözlerini ve bakışlarını daha bir karanlığa gömmüş. Sen söyle adam, senin suçun ne. Evet, senin daha kötü ve kendi elinden işlenmiş bir suçun var değil mi? Var elbette, bu, dört sıra koltuğun arsındaki mesafeden bile anlaşılıyor.

Dur tahmin edeyim. Gözlerin kadar karanlık düşüncelerin var. Arabanla bilerek bir adama çarptın. Hayır mı? Silahınla bir gencin sol ayağını topal ettin. Buda mı değil? Peki,  bir kadını rızası olmadan kirlettin. Hadi canım bunlardan biri olmalı. Yoksa, uyuşturucu satıp masum bir ailenin dağılmasına mı yol açtın? 
Ha evet, sende bu son madde daha ağır basıyor. Gerçi bunu yapıyorsan önceki tüm suçlamalarımı zaten yapıyor olman muhtemeldir. 

Neyse sendende iğrendim. Kustum ve cehenneme yolladım. Hey nereye gidiyorsun. Umarım aynı uçağa binmeyiz. Yoksa uçak boyunca aynı soğuk düşünceler içinde olucam. 
40lı Yaşlardaki ablada kalkıyor. Sanki, “olsun bunlara katlanmalıyım” der gibi kendine soluk bir güven vererek şalını boynuna iliştiriyor.

Şimdi kulağımda The Doors çalıyor. The end. 

Midem bulandı. her insanın karanlık bir yönü vardır ve ben bu oyunu oynamak istiyor muyum diye düşünüyorum? 
Bateri atak yapıyor Jim Morisson amca çığlık atıyor. Ben susmak zorundayım. İçimde ziftleştirdiğim bir sıkıntı ile düşünmeyi bırakıyorum. İnsanları seyretmezsem bunu başarabilirim.
 
Müzik bittiği zaman ışığı söndür. 

Klik.

27 ocak 2012


27 Eylül 2011 Salı

DİSTOPİK YAZILAR 2



Distopik bir hayatta yaşamak istiyor muyum gerçekten? Bu soruyu bilerek ve acımasızca soruyorum kendime. Bitmiş bir dünyayı daha şimdiden merak ediyor olabilir miyim? Daha yeni yeni, teknoloji denen şeyin tadını çıkarmaya başlamışken, ne acelem var teknolojinin mahvettiği bir dünyayı merak etmek için.

Bence işin zevki o zaman başlayacak.

İşin en kötü tarafı ben o dünyayı göremeyeceğim. Ama hayal gücümde o dünyayı yaratarak keyfini çıkarmak gibi bir meziyet edinmeye çalışıp, o lezzetin kokusunu almaya çalışıyorum.

Öyle bir gün gelecek ve insanlar yollarda dolaşırken hiçbir teknolojik aygıtla karşılaşmayacak. Daha doğrusu, hiçbir çalışan mekanizmayla karşılaşmayacak. Birbirleriyle konuşmak için yüz yüze ve kendi seslerini kullanmak zorunda kalacaklar. Telefon, televizyon, internet, uydular, arabalar, uçaklar olmayacak.

İnsanlar kendilerini ortaçağın göbeğinde bulacaklar. Ama teknolojik bir çöplüğün tam ortasında. Kendilerine sığınmak için gökdelenlerin yıkıntılarında yer bulabilecekler. Yemek için tekrar toprağı ekmek zorunda kalacaklar. Tabii toprak diye bir şey bulabilirlerse. Çocuklarını eğitmek için iş kendilerine düşecek. Yemeklerini pişirmek için çalı çırpı yakacaklar. Kahve bulamayacaklar. Avlanmak için hayvan bulamayacaklar. Kendilerini savunmak için yine ok, yay kullanmak zorunda kalacaklar.




Ben böyle bir dünyada yaşamak isterdim.

Neden?

O zaman sanal yaşamayacağımı düşünüyorum. Birilerine hizmet ederek kazandığım parayla hayatımı idame ettirmek zorunda kalmayacağım. İlkel bir mutluluğu yaşamak için mücadele ederken asıl keyfi o zaman yaşayacağım.

Şu soruyu da kendime soracak kadar cesaretliyim. Çocuğumu böyle bir dünyada yetiştirmek ister miyim?

Evet.

Başkalarının dikte ettiği şeyleri öğrenmek zorunda olmadan, hayatını kendi yönlendirebileceği bir dünyada yaşamasını istemek bence en önemli şey. Bilgisayarda oyun oynayacağına dışarıda kendi hayal gücüyle oyunlar yaratması daha mantıklı değil mi sanki?

Belki o zaman insanlar tembellikten kurtulur, tekrar kitap okumaya başlarlar. Tabi kitaplar basılı olarak kalırsa.

Para kullanmak zorunda olmadan tamamen yıkılmış bir teknolojinin gölgesinde insan ne kadar huzurlu olur kim bilir?

Ama korkmayın şimdilik bu mümkün değil. Distopik bir yaşam şu anlık yazarların parmaklarındaki büyüde saklı kalacak. Bizler kendimizin kölesi olarak yaşamaya mahkum olacağız. Ben memnun değilim ama olsun, en azından öyle bir dünyanın olacağına inanıyorum.

Erol Çelik 2011-09-27

erolcelikdepo@gmail.com
www.erolcelik.net




14 Mayıs 2011 Cumartesi

DÜNYANIN EN ŞANSLI ADAMI

Şimdi size bir adamdan bahsedeceğim. Bu adamın adı bende saklı, kim olduğu da.

Anadolu’nun yemyeşil bir kasabasında doğdu. Ailenin en büyük oğluydu ve çocukluğu güzel geçti. O zamanlar, ailesinin maddi varlığı iyi olduğu için, pek bir sorunu yoktu. Elbette kırsal yerlerdeki çocukluk kolay değildi, ne kadar maddiyatınız iyide olsa, kendi oyuncağınızı kendiniz yapmak zorunda kalırdınız.

Tahtaları yonttu, onlara tekerlekler taktı ve kumda çizdiği yollarda arabasını keyifle dolaştırdı. Taze meyveler yedi. Sebzenin en hasıyla büyüdü. Sütün en iyisini içti. Büyüdükçe yeni kardeşleri olmaya başlamıştı. Kardeşlerini de kendi yaptığı kızaklarda kaydırdı. Onlara oyuncaklar yapıp verdi. Çocukluktan kurtulduğu yıllarda kitaplar karıştırmaya başlamıştı. Yıllar yıllar sonra oğlunun tavan arasında  bulduğu Tarkan dergilerini, aslında o saklamıştı.

Şiire merak saldı. Zamanının en iyi şairlerinin kitaplarını okudu. Sahura kalktığında bile yemek hazır oluncaya kadar kitaplar okudu.


Yıllar yıllar sonra oğlunun hayran olduğu bir hayal gücüne sahipti.


Ailesinin maddi durumu, anlatılmayacak sebeplerden fenalaşmaya başlayınca çalışmaya başladı. Elinde kalan son parasıyla, kasabanın girişinde bir tamirhane açtı. İyide para kazanmaya başlamıştı.

Kız kardeşlerinden biri hemşire olunca, onun mecburi görevini yaptığı uzak bir kasabaya onunla birlikte gitti. Orası da yeşildi ama insanları farklıydı. Bir de kasabanın en güzel kızını görmüştü. Kız onun olmalıydı ve öylede oldu. Aldı KIZI kendi köyüne getirdi.

Tamirhanedeki işler anlatılmayacak sebeplerden dolayı kötüleşti. Bu arada yine kitaplar ve şiirler okudu. Kasabada herkes onu sever ve sayardı.


Yıllar yıllar sonra kendine hayran olan tam üç tane çocuğu oldu.


Kasabada daha fazla yaşayamayacağını düşündüğü sırada, büyükşehre kaçtı. İlk önce yalnızdı, kendi kaderini taşıyan binlerce göçmen gibi. Daha sonra büyük şehirde bir iş buldu, akrabalarının yardımıyla. Bir ev kiraladı giriş katında.

Her şeye sıfırdan başlayıp hayatına bir yön çizdi. Aldı çocuklarını yanına ve başladı. Kendi çalıştı, karısı destek oldu. Büyük şehir bu, tek başına mücadele edilir mi?

Çocuklar okula başladı, dertler arttı. Adam daha fazla çalıştı. Kadın daha fazla yoruldu. Bir ev almak istediler kiradan kurtulmak için. Daha çok çalıştılar. Sonunda ev aldılar zor bela.

Ama her şey onların hayatından bir parça daha aldı götürdü.

Adam emekli oldu. Çocukları kendi hayatlarını kurtardılar.

Buraya kadar hemen her şey, insanların yaşadıkları şeylere benziyor. Anadolu’dan kopup büyük şehre göçen birçok kişinin başından geçti bunlar.

Bu adamın farklılığı neydi?


Bu adam, çocukları için bütün hayatını zorlaştırıp büyük şehre geldi. Eğer kitap okumaya devam etseydi veya şiir yazmaya, belki şimdi çok ünlü bir yazar olabilirdi. Çünkü inanılmaz bir hayal gücüne sahipti. Aslında hala hayal gücü süper ama bu aralar pek kitap okumuyor. Gözlerinin bozulduğunu bahane ediyor. Ah diyorum, bu kitap gözlükle de okunur. Tamam, bakarız diyip beni başından savıyor.


Şimdilerde, doğduğu kasabaya gidip duruyor. Kim bilir orada daha rahat düşünüp, olmak istediği şeyleri, hayalinde de olsa, orada yaşıyor.


Ama o dünyanın en şanslı adamı bence.


Çünkü ona hayran olan çocukları var.


Özellikle ben.


Seni seviyorum baba.


Keşke benim seni sevdiğimin yarısı kadar benim çocuğum beni sevse.





EROL ÇELİK



05.10.05



.