14 Ekim 2012 Pazar

İ.Ü. Fen Fakültesi Yazılı ve Görsel Sanatlar Kulübü - Erol Çelik Semineri.

19 Ekim 2012 Cuma
15:00
İstanbul Üniversitesi Fen Fakultesi Kurul Odası

Ünlü Gerilim Yazarı, Senarist, Kısa film yönetmeni, Oyuncu ve NTV Ses Operatörü Erol ÇELİK, kulübümüz aracılığıyla bilgilendirici bir seminer verecektir. Yazarın kısa filmlerinin de izlettirileceği seminerde tüm dinleyiciler, merak ettikleri tüm sorulara cevap bulacaklar... Sanata ve Edebiyata ilgi gösteren tüm ilgili arkadaşlarımızı bu etkilimizde görmekten mutluluk duyacağız... Not:Etkinliğin yeri duruma göre değişebilir... Öyle bir durumda sizi bilgilendireceğiz...




Gerilim edebiyatı ve kısa filmler üzerine güzel sohbetler edeceğimiz seminerimize bekliyorum.


.

4 Ekim 2012 Perşembe

ÇELİK LEVHALAR 2 (SEÇENEK) Öykü


Gölge e-Dergi Ağustos 2012 Öykü Özel Sayısında yayınlanan “Çelik Levhalar” isimli öykünün devamıdır.

Bu öykü Gölge e-Dergi 61. sayısında yayınlanmıştır.



Yaşlıca bir siyah kolluk hızlı adımlarla, çelik levhaların yönetildiği binada ilerliyordu. Muhakkak o diğerlerinden çok daha yaşlıydı ve hepsinden daha öfkeliydi. O, tecrübesiyle edindiği yetkilerini kullanmakta tereddüt etmeyecek bir katılıktaydı.
Yöneticisinin odasının kapısına geldi ve sağ kolundaki çelik bilekliği, kapının girişindeki güvenlik deliğine değdirdi. Üç kademeli cam kapının üzerinde yaşlı siyah kolluğun remi ve yetkileri belirdi. Cam kapı yeşil renge bürünür bürünmez açıldı ve içeri giriş izni almış oldu.
Yılda en az dört kere girdiği bu odadan korkardı hep. Sağ tarafta üç tane çelik levha vardı ve özel aydınlatmalarla ışıl ışıl tehditkâr bir şekilde odaya giren kişiyi karşılardı. Siyah kolluk istemsizce önce o levhalara baktı ve saygılı adımlarla yöneticisinin oturduğu tamamen camdan yapılma masasının başına doğru yürüdü. Odadaki tek cam eşya bu masaydı. Diğer her şey tamamen çelikti. Odanın sıcaklığı normalden en az beş derece daha soğuk olması ürkütücüydü.
Hiçbir insan yaşlı siyah kolluğun karşısında oturan yönetici kadar özgüvenli olamazdı. Bu kudret, karşısındaki insana saygıdan daha fazlasını emrediyordu. Ölümün bir canlıya ne kadar yakın olduğu gerçeği belki de ancak bu odada hayat buluyordu.
Yönetici herkesten yaşlı ve herkesten öfkeliymiş gibi bir yüz ifadesiyle siyah kolluğa bakarken, üzerindeki mavi üniformanın düğmesiyle oynuyordu. Siyah kolluk cam masanın tam önünde durdu ve başıyla saygılı bir selam vererek konuşması için izin bekledi.
Yöneticinin cam masasının üzerinde birçok hologram video oynuyordu ve bunların hepsi birkaç saat önce kaçan kadın ve ona yardım eden kırmızı kollukla ilgiliydi. Videoların yanlarında semboller ve garip fontlarda yazılar dönüyordu.
“Bu ilk değilmiş anlaşılan. Ben böylesine bir güvenlik açığının varlığından nasıl haberdar olmam? Bunu nasıl açıklayacaksın?” yönetici başını videodan kaldırmadan sakince konuşmuştu ama odadaki tüm çelikler şahittir ki, adamın kalbindeki öfke tüm dünyanın çeliğini eritecek sıcaklıktaydı.
Siyah kolluk konuşmadı.
“Üstelik benim yönettiğim bir tesiste bunların olması ne kadar kabul edilebilir?”
Siyah kolluk hala konuşmuyordu.
“Görülüyor ki, bu işi beceremiyorsun. Eğer birkaç saniye içinde bana mantıklı bir açıklama yapmazsan, şu ortadaki en sevdiğim çelik levha seni bekliyor olacak.” Eliyle girişteki çelik levhaları işaret etti. “Şimdi kısa ve öz konuş.”
“Bana yirmi dört saat verin efendim. Yerlerini biliyorum. Hepsini size getirmek için bizzat emirlerinizi bekliyorum. Daha sonra bu hatamın cezasını ödemeye hazırım.”
“Elbette ödeyeceksin.”
Yönetici önündeki videolara bakmayı sürdürdü. Odada hiçbir ses yoktu. Sadece soğuk solukların heyecan boyutları duyuluyordu.
“Sana istediğin süreyi vereceğim ama” yönetici önündeki cam masanın üzerindeki düğmelere hızla basarak bir şeyler yapmaya başladı. “Sen daha önce dış dünyaya çıktın mı?”
“Asla efendim.”
“Ben çıktım. Çok tehlikelidir.”
“Merak etmeyin ef…”
“Sözümü kesme!” yönetici kükredi. “Sana oranın tehlikeli olduğunu söylüyorum ve bilekliğine gereken yetkileri yüklediğim andan itibaren ölüm fermanını da imzalamış oldum. Eğer yirmi üç saat elli dakika sonra bu odaya o insanlarla girmezsen, seni öldürmeden önce torununu, gözlerinin önünde çelik levhalarda öldürürüm.”
Siyah kolluğun yüzü, üniformasından daha kararmıştı.
“Şimdi git ve geri gel.”
Yönetici son iki kelimenin üzerine tüm vücuduyla vurgu yapmış gibiydi.
“Geri gel!”
------*------
“Her şey bu kadar mükemmel olamaz ki oğlum” kadın oğluna sevgiyle gülümserken içindeki özlemin tadını çıkartıyordu. Oysa sorusundaki gerçek, endişesinin boyutunu vurgulamıştı.
“Mükemmel değil elbette. Bazı bedeller ödeyeceğiz anne. Sen bunları dert etme.” Üzerindeki kırmızı kolluk üniformasından arınmış gencin bakışları yemyeşil tabiatın üzerinde kederle dolaştı.
“Nasıl dert etmeyeyim oğlum?” ‘oğlum’ kelimesini vurgulu ve keyifli söylüyordu. O kadar ki, bu kelime ağzından çıktığı an aklında yüzlerce güzel düşünce dolanıyordu. “Peşimizi bırakırlar mı zannediyorsun?”
Ana oğul birlikte mis gibi kokan bir ormanın içinde yürüyüşe çıkmışlardı.
“Anne, her şey düşünüldü ve biz hazırız.”
“Neye hazırsınız?”
“Savaşmaya ama korkma bu bildiğin savaş değil. Biz silahlarla savaşmayacağız” genç durdu ve annesinin de durmasını işaret etti. “Şöyle etrafına bir bak anne. Hiçbir çelik görebiliyor musun? Hiç üniforma görebiliyor musun? Biz hayatı tekrar ilkel olarak yaşamayı kabul ettik ve soyutlandık. Bizim silahımız bu.”
Anne hiçbir şey anlayamamıştı doğal olarak. “Bu nasıl silah olabilir oğlum?”
Tekrar yürümeye başladıklarında, genç gülümseyerek annesinin boynuna kolunu sardı. “Sen bunları dert etme. Bu akşam siyah bir kolluk buraya gelecek ve bizi yakalamak için saldıracak.”
Kadın çığlığı bastı.
“Gördün mü? Bu tepki daha arınamadığın çağdaş yanının kalıntıları. Daha ilkel düşün.”
“Ne diyorsun oğlum sen? Biz siyah kolluklarla nasıl savaşacağız? Onlar anında bizi silerler.”
“O kadarda değil anne. Sen oğluna bir kez daha güven ve ilkelliğin tadını çıkar.”
Az ilerde bir dere göründü. Şırıltısı tüm dünyayı doldurmuş gibi, ana oğlun yüzlerindeki endişeyi silip süpürdü.
“Gel sana dereyi ve derenin etrafına kurduğumuz balık kapanlarını göstereyim.”
Kadın aklındaki karmaşanın üstesinden gelemiyordu ama yüreği mutlulukla atıyordu.
“Ben bu kadarını bile yaşadım ya, seni bir kez daha gördüm ya, gerisi umurumda değil.”
“Öyle konuşma anne. Burada mükemmel bir hayat kuracağız. Tabi bazı zorluklar yaşayacağız ama çelikten uzak olmamız yeterli.”
Derenin yanına vardıklarında gördüğü manzara karşısında kadının keyfi bir kez daha arttı. Derenin önüne tahtalardan mazgallar yapılmıştı ve balık yakalanıyordu. Üç dört kişi mazgalların etrafında yakalanan balıkları temizliyorlardı. Kadının gördüğü en dikkat çeken şey, herkesin yüzünün gülüyor olmasıydı.
“Ben bu kadar insanı buraya boş bir ümit için getirmedim anne. Akşam yanımda ol ve oğlunla gurur duy.”
“Ben seninle her zaman gurur duyuyorum.”
Genç gülümsedi ve balıkçıları selamlayarak onların yanına gitti.
----*----*----*-----*------*------*------*------*------*------**--------
   Yaşlı siyah kolluk bütün hazırlıklarını yapmıştı. Yüz otuz kişilik minik ordusuyla, kırmızı kolluğun kurduğu ilkel koloniye saldıracaktı. Onların silahsız olduklarını biliyordu ve bu görevi neredeyse tek başına yapabilecek durumdaydı ama bu küçük orduyu işini garantiye almak için götürüyordu.
Gerekli emirlerini verdi ve dış dünyaya adımını attı.
Ayaklarının altındaki yumuşak toprağı hissedince tahmininden çok şaşırdı. Arkasını döndü ve biraz önce çıktığı dev gibi çelik kapıya baktı. Kapı kapalıydı. Tuhaf bir dışlanmışlık hissetti. Şu an çok güçlüydü ve korkması için hiçbir sebep yoktu ama yöneticinin söylediği son söz aklında derin ve soğuk bir yara açmıştı.
“Geri gel!”
Neden gelmesin ki?
Siyah kolluk, ordusuna döndü. “Herkes aracına binsin. Biz önden gidiyoruz. Yarım saat sonra yerlerinizde olun ve benim emrimi bekleyin. Benim emrimin dışında bir ölüm gerçekleşirse, çelik levhalar sizi bekliyor olur.”
İki genç siyah kollukla birlikte hava aracına binen lider, diğer askerlerine baktı. Tüm askerler hayranlıkla etraflarına seyrediyorlardı. Canı sıkılmıştı ve yöneticinin ne anlatmaya çalıştığını anlamaya başlamıştı.
“Geri gel!”
‘Geri dönmeliyim’ diye düşündü.
----*----*-------*--------*----------*----------*-----------*--------*-------*-------
Terk edilmiş bir köyü andıran ilkel koloninin lideri olan eski kırmızı kolluklu genç, köyün girişinde hazır bir şekilde bekliyordu. Hemen ardında babası ve yakın akrabalarından oluşan bir heyet vardı. Diğerleri, gönüllü bir şekilde ilkel hayatı seçen kırmızı kolluk askerleriydi. Sayıları en fazla kırk beşti.
İlkel koloninin liderinin yüzü gülüyordu. Babasına döndü “asla endişelenmeyin ve bana güvenin” dedi. Hiç kimsenin güvenle ilgili bir sıkıntısı yoktu. Mutluydular ve bedelini ödemeye hazırdılar. Hiçbirinin üzerinde üniforma yoktu ve çelik levhaları andıracak eşya taşımıyorlardı.
Silahsızdılar.
Hava aracı az ilerideki düzlüğe indiğinde herkes dimdik bir şekilde olacakları bekledi.
Siyah kolluk araçtan indi. Koloni insanlarına şöyle bir baktıktan sonra, hiçbir tehdit görmeyince etrafı inceleyerek kalabalığa doğru yürüdü. Ardındaki tam silahlı iki siyah kollukta, tıpkı liderleri gibi etrafı inceliyordu. Derin bir soluk alarak havayı koklayan siyah lider, ilkel kolonin insanlarının yanına vardı.
“1441 kırmızı, sen ve bu kolonideki diğer tüm insanlar tutuklusunuz.”
“Benim ismim Volkan. Bana bu isimle seslenirseniz sevinirim.”
Siyah kolluk lideri cevap karşısında şaşırdı ve öfkelendi. Çelik levhaların olduğu dünyada, karşısındaki gencin lideriydi ve şu an emre itaatsizlik suçu işliyordu. “İsminin hiç önemi yok asker. İnsanlarını topla ve hazırlan.”
“Ne kadar güzel bir yer burası değil mi efendim?”
Yaşlı adam kaşlarını çattı ama istemsizce etrafına bakınma gafletinde bulundu. Yanındaki silahlı askerler zaten öyle yapıyorlardı.
“Lütfen etrafınıza bakının ve ilkelliğin kokusunu hissedin. Bunun için hiçbir bedel ödemenize gerek yok. Özgürsünüz.” Volkan gülümseyerek, insanın duygularını okşayıcı bir tonda konuşmuştu.
“Bu kadar yeter” siyah lider bir adım daha yaklaştı. “Sana bir emir verdim asker, uy ya da öl.”
“Burada hiç kimse emir almaz efendim.” Volkan geriye dönerek mutlu insanları gösterdi. “Buradaki insanların seçenekleri var.”
“Asker!” Yaşlı lider öfkelenmişti.
“Eğer isteseydiniz bize direk saldırabilirdiniz, bilekliğinizdeki emir de bu yöndedir zaten ama ben de size bir seçenek sunmak istiyorum.”
“Senin hiçbir şey sunmaya yetkin yok.”
“Hayır efendim var. Siz, bu seçeneği duymak istiyorsunuz. Burada herkesin bir seçeneği var. Ömrünüzde ilk kez bir seçenek sunulacak size, lütfen dinleyin. Hiçbir şey kaybetmezsiniz.”
Siyah lider durakladı. Gerçekten seçeneği duymak istiyordu. Fakat her hücresine işlemiş çelik levhalar kanunu bunu kabul etmiyordu.
“Lütfen seçeneğimi dinlemeyi kabul edin.”
Silahlı siyah kolluklar çoktan o seçeneği dinlemek için hazırdılar.
“Senin seçeneğini dinlemek istemiyorum. Derhal teslim olun, yoksa…”
“Efendim” Volkan karşısındakinin sözünü kesmekte hiçbir sakınca görmedi. Yüzü hala sevecen bir edayla gülümsüyordu. “Buradaki herkes kaderine razı. Size teslim olup çelik levhalarda ölmektense, burada özgürce ölmeye hazır. Ama siz, benim size sunacağım seçeneği dinlemezseniz, pişman olacaksınız.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır efendim ama tavsiye ediyorum.”
Diğer siyah kollukların söz hakkı olsa, kesinlikle seçeneği öğrenmek istediklerini belli eden bir yüz ifadeleri vardı. Zaten liderleri de bunu öğrenmek istiyordu. Yaşlı adam bir süre kendiyle savaşıyormuş gibi bekledi. Sağ kolundaki bilekliğe baktı.
“Bizi geri götürmenize yetecek zaman var daha efendim. Sadece bu kadar cesedi taşımanız için diğer askerlerinizi buraya çağırmanız gerekecek. Ama seçeneği dinlemelisiniz.”
Tecrübe acı bir ifadeyle ezilince, yaşlı bir yüzde bu denli karanlık bir iz bırakıyordu. Yardım istercesine geriye dönerek silahlı askerlerine baktı. Onların yüzündeki merakı görünce kararını vermişti.
“Peki, seçeneğini sun ama kısa ve öz olsun.”
Çelik levha ordusu konuşlandıkları yerlerde tüm konuşmayı dinliyorlardı. Hepsinin silahları kırk beş kişilik ilkel koloni insanına dönüktü ama tüm askerleri kalbinde bir arzu oluşmuştu. Bu arzuyu kendilerine bile söyleyemezlerdi fakat duymak için can atıyorlardı.
Volkan’ın annesi gururla oğluna bakıyordu. Hayatı artık bir anlam kazanmıştı. Özgürce ölmek bu kadar mı lezzetli olabilirdi. Kocasına dönerek onun bakışlarındaki gururu da görünce artık kalbi, bu kolonide ilk gözünü açtığında gördüğü kelebek gibi kanat çırpmaya başlamıştı.
Dış dünyada hayat kısa bir an durdu.
Volkan ellerini, üzerindeki özgür kıyafetlerine sildi ve siyah kolluk liderine, ömrünün en şefkatli ses tonuyla teklifini sundu.
“Bizimle kalın.”
İlkel hayat tekrar canlandı. Dere tekrar akmaya başladı. Özgür insanların yüzleri daha bir mutluydu artık. Kaderleri her ne olursa olsun, bu seçenek onları onurlandırdı.
“Bizimle kalın.”






Devam edecek.
Erol Çelik
13.Eylül.2012


.

24 Eylül 2012 Pazartesi

RÜYA AVCISI ( DİLENCİ VE BEDEL )



Merhaba.
Benim adım Rüya Avcısı. Daha önce tanışmıştık.
Kendimi bırakıp insanların rüyalarında dolaşıyorum. Şahıslar umurumda değil, ben onların hayalleriyle besleniyor, karanlık dünyalarında nefes alıyorum ve iştahıma uygun olanı yutup, aklımda sindiriyorum.
Şimdi algılarımı temizleyip, kim bilir kimlerin rüyalarını yaşayacağım?

Merhaba, içeri girebilir miyim?

Mmmm tekrar sizinle buluşmak ne kadar güzel. İnsanoğlunun açlığına hizmet etmek ne kadar güzel. Amacım hizmet etmek olmasa da, bunu seviyorum. Benim gördüğümün bir kısmını yaşamanızı istiyorum. Bu da benim zevkim.

Uzun süredir lezzetli bir rüya sunmamıştım size, bu yüzden hemen avlanmaya çıkıyorum.

Süzülüyorum. Akıyorum. İnsanların akıllarının ürettiği elektrikte kendime yol buluyorum. Sssss burası rengârenk. Şekillerin hepsi oval ve yumuşak. Ne zaman iyi bir rüya bulacağıma aldırmadan yüzüyorum hayallerin arasında. İşte bunu çok seviyorum. O kadar çok duygu tadıyorum ki, bana bile çok geliyor. Size şu an yaşadıklarımı anlatmaya kalksam korkarsınız. Belki bir daha uyuyamazsınız. Yanlışlıkla tadına varacak olsanız, bir daha uyanmak istemezsiniz. Güvenin bana. Size vaatte bulunmak için veya korkutmak için söylemiyorum bunları.

Şşşşş işte yakaladım bir tane. Algıların içine dalmadan önce burasının nasıl bir yer olduğunu, sizin anlayabileceğiniz bir dilde anlatmaya çabalayacağım. Elbette böyle bir riske girmeme gerek yok ama bu benim hoşuma gidecek.
Şöyle düşünün, dünyada milyarlarca insan var, bunlara ölmüş olan insanları da ekleyin. Bunca insana huzur buldukları bir dünya hayal etmelerini söyleyin. Daha sonra korktukları bir dünya hayal etmelerini söyleyin. Karşınıza ne kadar çok hayal çıkar inanamazsınız. İşte benim yaşadığım dünya bu kadar değişken ve bu kadar muhteşem.

Bakın kapı çalıyor. Uuuu anlatacaklarım vardı daha ama güzel bir rüya gibisi var mı? Hadi yeni bir rüyanın kapısını aralayalım ve aklınızın derinliklerine yeni bir çentik atalım.

Ağlayan bir kadın görüyorum. Çok yaşlı değil ama yorgun. Özlem dolu. Karanlık bir odada yalnız başına ağlıyor. Gözyaşlarından oluşmuş bir gölün tam ortasında. Kapı çalıyor tekrar. Ağlayan kadın başını kaldırıyor. Bir süre dinledikten sonra başını iki yana sallayarak ağlamaya devam ediyor. Sanki buna ihtiyacı varmış gibi.
Kapı ısrarla çalınca ayağa kalkıyor ve öfkeyle kapıyı açıyor. Aaaa kapıda tıpkı kendine benzeyen bir kadın var. Yüzünde bir müjde taşır gibi gülümsüyor ağlayan kadına. Fakat kıyafetleri bir dilenciyi andırıyor. Yüzü gözü kir içinde ama çehresi apaydınlık.
Ağlayan kadın, dilenciye ne istediğini soruyor.
Dilenci “bedelini öde, sana kaybettiklerini geri vereyim” diyor.
Ağlayan kadın “defol!” diyor.
Dilenci “bana bak” diyor. “Yüzüme bak ve benim kim olduğumu gör, sonra defet beni başından.”
Kadın, dilencinin yüzüne bakıyor ve ağlamaya devam ediyor. “Bu olamaz.”
“Olur. Sen sadece bedelini öde, ben de sana kaybettiklerini geri vereyim.” Dilencinin yüzünde bir güven var ki, ancak Rüya Avcısının anlayacağı cinsten. “Bunu sen istedin ve isteklerinin gerçekleşeceği tek yer burası. Hadi fırsatı kaçırma. Yoksa inancını kaybedersin ve bu fırsat uçup gider.”
Ağlayan kadın isyan edercesine dilencinin yüzüne nefretle bakar.

Oooo buradan sonrasını merak ettim doğrusu. Eğer benim tahmin ettiğim doğrultuda ilerlerse bu rüya, hepinize iyi bir ders olacak ve başta anlatmaya çalıştığım şeyi kavramanıza yardımcı olacak.

“Sevdiklerimi geri getiremezsin.” Ağlayan kadın, hızla ümidini yitirir gibi yüzünü buruşturur.
Dilenci ustalıkla gülümsemeye başlar. “Sen bedelini ödemeyi kabul et, ben her sevdiğini geri getiririm.”
“Git başımdan kadın, senden isteyeceğim şeyi geri getiremezsin.” Ağlayan kadının sesinde karanlık bir titreme var.
“Sakın inancını kaybetme yoksa ben yok olurum. Buraya senin arzuların sayesinde geldim ve senin istediğin şeyi yapmaya hazırım ama sadece bunu bana söylemen gerek. Ve elbette bedelini ödemeyi kabul etmen.” Dilenci cebinden bir oyuncak araba çıkarttı ve ağlayan kadına uzattı.
Ağlayan kadın tokat yemiş gibi, şaşkınlıkla oyuncak arabayı aldı ve dizlerinin üzerine çökerek feryatlar halinde ağlamayı sürdürdü.
“Sadece bana ne istediğini söyle.”
“Bedeli ne olacak peki?”
“Ne istediğini söyle, bende bedelini söyleyeyim.”
“Bana oğlumu geri getirebilir misin?” Ümit, beyaz bulutlar olarak kadının etrafını sardı.
“Sana oğlunu geri getiririm ama bana bedelini ödeyip ödeyemeyeceğini söyle.”
“Sen bana olgumu geri getir bedelini, ne olursa olsun bedelini ödemeye hazırım.”
Dilenci gülümsedi ve ağlayan kadının yanına dizlerinin üzerine çöktü. Şefkatli bir ses tonuyla “Bedelini ödemeye hazır mısın gerçekten?”
“Mümkün olmayan bir şeyin bedeli ne olabilir?”

Durun bir dakika. Buradan sonrasını anlatıp anlatmamak doğrumudur bilmiyorum. Bildiğim tek şey, siz bunu istiyorsunuz ve belki bu rüyanın benzerini gördünüz ama yapmalı mıyım? Bu rüyaya dalmadan önce, önüme seçenek sunulsaydı belki başka bir rüyaya zıplayabilirdim ama şimdi, tam bu noktada devam edeceğim. Hem benim dünyamı anlamanızın en iyi yolu bu.
Zzzzz buyurun devam edelim.

“Hadi bana bedelin ne olduğunu söyle” diye hıçkırıklarla sordu ağlayan kadın.
“Sana oğlunu geri getireceğim ama bedeli ağır olacak. Hiçbir doktor iyi edemeyecek seni. Çünkü iyi olmak istemeyeceksin. Bu bedeli ödemeye devam etmek isteyeceksin. Bunu istiyor musun?”
“Eğer oğluma kavuşacaksam, evet. Bedelini ödeyeceğim.”
“Tamam, o zaman oğlunu sana getireceğim.”
Ağlayan kadın aniden sustu ve dilenciye öfkeyle baktı. “Bedel nedir?”
Dilenci ayağa kalktı.
“Bedel nedir?”
“Bedel” dilenci sağ kolunu havaya kaldırdı ve tuhaf bir hareket yaptı. Merdiven boşluğundan adım sesleri gelmeye başladı.
Uuuuuu.
“Artık aklını hayal dünyasına teslim ettin. Bedenin, insanların gerçek diye adlandırdığı dünyada yaşayacak ama aklın burada, hayal dünyasında yaşayacak. Bedel bu. İnsanlar senin aklını kaybettiğini zannedecek ama sen burada, oğlunla yaşayacaksın. Onunla istediğin kadar vakit geçireceksin.”
Ağlayan kadının yüzü gülmeye başladı. Oğlunun adım sesleri yakınlaşmıştı.
“Oğlum?”
“Anne.”
Dilenci artık ortadan kaybolmalıydı.

Ffffff çok iyi bir rüyaydı. Beslendim. Size anlatmak istediğim her şey bundan ibaret. Gerçek diye zannettiğiniz dünya aslında, kısıtlı bir yaşam. Hiçbir şey elinizde değil. İstediğiniz her şey için bedel ödemelisiniz.
Eğer bu kadın gibi rüyalar âleminde yaşamaya karar verirseniz beni bulun.

Benim adım Rüya Avcısı. Daha önce karşılaşmıştık zaten.



Erol Çelik
24 Eyl. 2012



1 Eylül 2012 Cumartesi

RÜYA AVCISI ( RESSAM BEDENLER )


     Merhaba.
     Benim adım Rüya Avcısı. Daha önce tanışmıştık.
     Kendimi bırakıp insanların rüyalarında dolaşıyorum. Şahıslar umurumda değil, ben onların hayalleriyle besleniyor, karanlık dünyalarında nefes alıyorum ve iştahıma uygun olanı yutup, aklımda sindiriyorum.
     Şimdi algılarımı temizleyip, kim bilir kimlerin rüyalarını yaşayacağım?
     Merhaba, içeri girebilir miyim?

     İnsanlar bilmedikleri bir hayatta daha yaşarlar. Bilmezler ama kırıntılarıyla mükâfatlandırılırlar. Eğer rüyalar âlemini benim yaşadığım gibi görebilseydiniz, gerçek zannettiğiniz hayatın aslında kocaman bir yalandan ibaret olduğunu anlardınız zzzzzz.
     Hak ettiğiniz hayatın aslında rüya diye adlandırdığınız âlemde yaşandığını, bu yaşantınızda anlayamayacaksınız. Siz sadece aklınızın yettiği kadarıyla yetinmek zorunda kalacaksınız. Eğer rüyaları benim gibi görebilseydiniz, muhakkak aklınızı kaybederdiniz.
     Şşşşş gerçek zannettiğiniz hayatta sadece bir ömür yaşarsınız ama rüyalarda binlerce ömrü istediğiniz an, istediğiniz uzunlukta ve istediğiniz şekilde yaşama lüksüne sahipsiniz.
     Ağır mı geldi?
     Tahmin ettim. Boş verin ve beni izlemeyi sürdürün. Ben sizin için zaten rüyalarınızı ziyaret ediyor ve size onlardan bir kırıntı sunuyorum.

     Şimdi kendimi bırakıp, tüm tecrübemle size enfes bir av sunacağım. Ben beslenirken siz beni seyredecek ve gerçekliğini aklınızın almayacağı bir dünyadan, bir damla hissedeceksiniz.

     Uuuuuu işte avımın kokusu burnuma ulaştı.
     
     Hasta bir kadın görüyorum, insanlar etrafına toplanmışlar ve ağlıyorlar. Kadın yüz yaşındaymış gibi çökmüş. Gözlerini açıyor ve elini gençten bir adama uzatıyor. Adam hızla annesi olacak kadının yanın geliyor ve kulağını ona eğiyor. Bir süre kadının yaşlı ve hastalıklı sesini dinliyor. Annesi sessizce oğlunun kulağına “canım çıkmıyor, bana yardımcı ol” diyor. Oğlu şaşkınlıkla başını kaldırıyor. Yüzüne acı bir şefkat çöküyor.  Diğerleri ne olduğunu soruyor ama o cevap vermiyor. Ne yapması gerektiğini bildiği halde, bunu nasıl yapacağını düşünecek zaman arıyor. 

     Oğul ayağa kalkıyor ve anasına dönüyor. Yaşlı kadın yalvaran gözlerle ona bakıyor. Odada nefes alan tüm mahlûklar ne olduğunu, kadının ne istediğini, aç bir merakla soruyorlar. Rrrrrr. Oğul aldırmıyor ve odadan kararlı bir şekilde çıkıyor.

     Size söylemek istediğim tam bu işte. Rüyaların, gerçek zannedilen hayattan daha engin olduğunu söylüyorum. Ama ben ne kadar uğraşsam da, bunu anlamak istemeniz gerek.

     Ağlaşan kadınları anlamıyorum. Yaşlı kadın ölmemiş ki, ölmemiş bir kadının yanında böyle ağlayanlar, o ölürse nasıl ağlarlar düşünemiyorum. Yaşlı kadının bitkin oğlu bir süre sonra, büyük bir boy aynasıyla giriyor içeriye.

     Ooooo ilginç bir rampa tırmanıyor rüya. Ne olacağını bilmemek en az rüya sahibi kadar beni de cezp ediyor.

     Yaşlı kadının etrafında vızıldayan kalabalık bir anda merakla uğuldanıyorlar. Bir boy aynası kimseye mantıklı gelmiyor. Sanki bu diyar mantığı kaldırabilirmiş gibi. Mantık safsatası sadece insanoğlunun yaşadığı yalan dünyanın bir zamkıdır. Mantık zavallı beyinlerin dizginidir. Rüyalar âleminde buna hiç ihtiyaç yoktur. Mmmmm burada sadece arzular ve hayal gücü vardır. Burada sadece yaşanabilirlik özgürce sunulur insana.
     Bu gece size çok fazla şey açıklıyorum. Umarım kimsenin akli dengesiyle oynamam.
     Boy aynasını yaşlı anasının yanına koyan adam, hızla odadan tekrar çıkıyor. Uzunca bir süre sonra genç adam, elinde tuval ve yağlı boya takımlarıyla içeri giriyor. Bütün malzemeyi yaşlı kadının yatağının yanına getiriyor.
     Ben bu rüyanın enfes olacağını söylemiş miydim?
     Kadın aynayı oğluna tutturuyor ve karşısına geçerek kendi resmini çiziyor. Oooooo. Gençlik resmi, ardından orta yaşlılık resmi ve sonunda yaşlılık resmi. Kadının yüzü gülüyor.
     Adam aynayı annesinin yanından alıyor ve odadaki başka bir kadına çeviriyor. Annesi önündeki tuvale o kadının resmini çiziyor. Rrrrrr resmi biten kadın yere yığılıp ölüyor. Adam aynayı bu sefer odadaki yaşlı bir adama çeviriyor. Annesi bu sefer önündeki tuvale o adamın resmini çiziyor ve adam da ölüyor.
     Devam.
     Odada çok fazla vızıldayan insan var. Yaşlı kadının oğlu boy aynasını odadaki tüm bedenlerin üzerine çeviriyor ve annesi bu bedenleri boyuyor. Sadece rüyalar âleminde olacak bir arzu yerine geliyor. Ölüm, karaktersiz bir sonla karşılaşmıyor.
     Yaşlı kadın oğlunu yanına çağırıyor “canımın çıkması için son bir beden resmetmem gerek bunu biliyorsun” diyor. Oğlu boynunu saygıyla eğiyor ve boy aynasını kendine çeviriyor.
     Bir anne, oğlunun sonu için, ömrünün en iyi renklerini kullanıyor.
     Sırf, canının çıkması için.
     Aaaaaa. Bu nasıl bir yaşanmışlık, bu nasıl bir rüya? Ben bile her gece bunlardan yaşadığım halde, hala bu enginliğe şaşırıyorsam, gerisini siz düşünün.
     Mantıktan arınmış bir yaşam için, bir başka gece görüşmek üzere.

     Daha fazla uzatmayacağım, çünkü sindirmem gereken bir lezzet var. Ben şimdi gidiyorum. Siz de gidin ve rüyalar görün. Ne görmeye çalıştığınıza karar vermeyin, ne görmeniz gerektiğinize bilinçaltınız karar versin. Ben böylesini daha çok severim.
     Ben sadece onları ziyaret ederim.

     Benim adım Rüya Avcısı, daha önce karşılaşmıştık.



Erol Çelik
02 Eylül 2012 Pazar



.